Font Size

Profile

Menu Style

Cpanel
Rate this item
(0 oy)

sezen_aksuFiruze şarkısının yeni çıktığı zamanlardı. Müzikle herhangi bir ilişkisi olacağına ihtimal vermediğim orta yaşlı bir bürokrat, tahmin edebileceğiniz gibi malum giyimi, ölçülü bakışları, mevzuata uygun konuşması ve yürüyüşü ile bürokrasi taifesinin neredeyse seçkin bir örneği olan bu kişi, yanıma gelip biraz da çekingen bir ses tonuyla bir şarkı duyduğunu söyledi. Adı ise..

argaiv1649

bu gayri ciddi konuya fazla önem vermediğini, makam ve mansıbına uymayan bu gereksiz konuşmanın sadece bir "kaza" ürünü olduğunu ihsas eden ve böylelikle ona gururunu kurtardığı ümidini veren  bir suskunluğun ardından, "galiba Firuze gibi bir şeydi"  dedi. Ona kısaca gerekli açıklamayı yaptım. Kaseti aldı mı bilmiyorum, ama müzikle hafifliği eşdeğer gören, öyle sazla cazla değerli zamanını harcayamayacağını düşünen bu zatın notaların dünyası ile kendi arasına çektiği "demir perde"yi Firuze şarkısının delmesi ne anlama geliyordu? Sezen Aksu sesinin hangi tınısı, şarkısının hangi sözü ile bu "mucize"yi gerçekleştirmiş, belki "fış fış kayıkçı" tekerlemesinden beri hiç müzik dinlememiş, nağmelere kendini bırakmamış, yaşadıklarını bir kere de şarkılar üzerinden düşünmemiş bu kişinin donmuş yüreğini avuçlarının arasına almıştı?
O arkasını dönüp başı hafif önde, adeta beyaz çizgili lacivert bir takım elbise gibi uzaklaştı ve artık ne zaman bir yerlerden Firuze şarkısı kulaklarıma çalınacak olsa notaların içinde bir silüet gibi dolaşan o bürokratın yüzü aklıma gelir oldu. Aksu çığlık çığlığa "Acelen ne bekle Firuze" derken çizgili pijamalarını sırtına geçirmiş bürokratın pencereden Ankara'nın ışıklarına baktığını, bir kanun maddesi gibi disipline edilmiş, zapt u rapt altına alınmış hayatının dışına ilk defa gözlerinde beliriveren bir damla yaşla çıktığını, şimdi unutulmuş olduğunu bildiği tuhaf bir şeylerin hüznünü yaşadığını düşünür oldum. Belki bunların hiçbirisi doğru değildi, belki Firuze şarkısını dinlerken adını koyamadığım bir hüznü o bürokratın üzerinden ben hayal ediyordum, belki yaş benim gözümdeydi ve bu yüzden böyle hikayeler uyduruyordum. Ama hepsinin ötesindeki hakikat, Firuze şarkısının ciğer delen, sınır tanımayan, çarpan, baştan çıkartan niteliğiydi. Sezen Aksu'nun neredeyse bestelediği tüm şarkılar gibi o da İstanbul'da bir evde bir gece mırıldanmasında hayat bulurken tuhaf bir şekilde birden bu ülkenin gök kubbesinin akustiğinde çınlamaya başlıyor, tüm mekanları kuşatıyor, tüm evlere giriyor, caddelerinde yankılanıyordu. Çünkü o mırıldanışın bu coğrafyada bir karşılığı vardı ve yakalanan damar, ülkenin semasını anfi tiyatronun akustiğine dönüştüren bir rezonansa sahipti.
Her toplum, ortaklıklar kadar farklılıklara sahiptir. Gelir, meslek, hayat tarzı, eğitim gibi bir çok nitelik toplumun iç sınırları olarak insanları çeşitli gruplara böler. Gecekonduda oturan yardımcı hizmetli ile şehrin çekirdeğinde hayatını süren burjuva adeta farklı dünyalarda yaşarlar. Sorunları, gaileleri, heyecanları, zevkleri, çıkarları hemen hemen her şeyleri birbirinden değişiktir. Ama bazen müzik bu sınırları tanımaz, hayatın duyarlılıklarını ifşa eden dili ve her dinleyenin bulunduğu yere seslenen çok katlı anlamıyla bütün duvarları yıkar, herkesin hayatına bir ışık tutar.

Müziğin bazen yaptığını Sezen Aksu'nun şarkıları her zaman yapıyor.
Kaseti çıktığı gün bu ülkenin sokaklarını onun sesi doldurur. Ki o sokaklar bir doğu kentinin "yare kavuşulan daracık sokağı" da olabilir, Bağdat caddesi de. Evlerin, vitrinlerin, kaldırımlarda dolaşan insanların farklılığı bu Ege rüzgarının hepsinin arasında dolaşmasına mani olmaz. Eğer kaset yaz aylarına denk gelmişse, camları açık arabalarıyla piyasa yapan, kaldırımlarda yürüyenleri "kesen" ve geçtikleri sokaklara kendilerinden "bir şey" haykırmak isteyen gençler, bunu Sezen'in müziği üzerinden yaparlar. Hatta kışsa,  ortalıkta dondurucu bir soğuk varsa, açık camlardan dışarıya taşan bu müzik daha yürekten bir haykırışın sesi olur: "Küçüğüm, daha çok küçüğüm". Az çok şehirlileşmiş bu külhaninin aradığı, tavrıyla çelişik düşse de şefkate sarılmış bir sevgidir. Ya da Tarkan'ın ününe ün katan "Oynama şıkıdım şıkıdım" ın hareketli nağmeleri sonsuz bir festival çağrısı olarak meçhul muhataplara gönderilir.
Bütün bunlar elbette, Sezen'in kimi zaman buğulu, kimi zaman pürüzsüz ve yalın, bazen geri çekilen, içine saklanan, bazen dalga dalga yükselip kendini sarp kayalara vuran müziği üzerinden şehre karşı bildirilen kişisel kimliğin "ben buyum" çığlığı, "buradayım, bu müziğin içindeyim" göndermesidir. Müzik ve söz o insanların yüreklerindeki gizemi yakalamış, kırk kat kilitli sandıklar altında kalmış olan duyarlılıklarını açığa çıkartmıştır. Gerçekte sanatçıya ünvanını veren de bu şekilde kolektif ruhaniyetin temsilcisi olarak konuşması ve ötekilerin "duyup da anlatamadıklarını" dile getirmesi değil midir?
Sezen Aksu İzmir'li.. Şehirler çocuklarına kendi kimliklerini verirler. Ki şehirlerin kimlikleri vaktin akşama döndüğü, ışıkların azaldığı, mekanların kendi gölgeleriyle örtüştüğü zamanlarda silüetlerinden okunabilir. İzmir'in böyle bir vakitte Belkahve'den görünüşü mitolojiyle gerçekliğin ancak ve sadece bu şehirde bütünleştiğini gösterir. Efsaneler uykularından uyanmış ve bu şehrin sokaklarına, bu şehrin sokaklarındaki insanların hayat dolu damarlarına karışmıştır. Belli ki, dünyaya ait olmanın anlamı bu coğrafyada bir kırılmaya uğramış, katı gerçekler kadar rüyalar, düşler, hayaller her gün yenilenen bir bayram şenliğiyle bir araya gelmiştir.

Belkahve'den İzmir'e bakan kişi, sahil boyunca ışık ve karanlığın nasıl bir dantelaya dönüştüğünü, hayatın nabzını avuçlarında tuttuğunu ve canlılığını tüm sakinlerine nasıl kardeşçe üleştirdiğini görebilir. Evet, kesinlikle Ege'nin yüreği buradadır, çünkü şehrin silüeti kendisine karışacak olanlara hayata dair tüm akli çıkarsamaları bir kenara bırakıp ellerini yüreklerinin üzerine koyarak gelmelerini fısıldar. Gelecek olan yüreğinin sesini dinleyerek gelmelidir. Ve böyle gelindiğinde kutsal zeytin ağacı ve günahkar şarab tüm yaşananları yürekten yaşanmak kaydıyla bir tür çocuksu masumiyetle takdis eder.
İzmir ilk bakışta bütünüyle dışa dönük bir şehir intibaını verir. Günün her vakti caddelerindeki insanlar adeta bayram giysileri içindedir ve çevrelerine sürekli bir festival havasını yayarlar. Sanki herkes "vur patlasın çal oynasın" "çılgınlığı"ndadır. Oysa akşamları kordon boyunda barlardan yükselen kahkahaların az ötesinde, deniz kıyısında siyah suların ufkuna gözlerini dikmiş sessiz insanları görürsünüz. Her biri sanki Gasset'in övgüyle andığı zengin içsel süreçlere sahip sıra dışı insanların örnekleridir. Sadece orda değil eğlence mekanlarında da gülmelerin arasına sokulmuş varoluş kaygılarını görmek mümkündür.
Sezen Aksu, hamurunun karıldığı bu şehrin tüm özelliklerini almıştır. Halk deyişiyle "Söğüdün yaprağı narindir narin/İçerim yanıyor dışarım serin" sözü onda karşılığını bulur. Etrafına yaydığı neşenin satır aralarında kendine, hayata, dünyaya dair soru işaretleri okunabilir. Gülümsemeleri "halden anlayan"a aşikar sessizlik çizgileriyle varolur.

Diğer yandan ise, yakamozlara bakıp Ege'de kalan kalbini dile getirdiği hüznünde, ya da şıkıdımlı sevinçlerinde kendisiyle birlikte dinleyicilerini de alıp bu duyguların en uç noktalarına kadar taşır, sanki ebediyen orda kalacaklarmış sahiciliği içinde bir an durur, peşinden, bütün bunlar, bu hissedilenler şakaymış gibi davranıp birinden diğerine soluksuz geçer. Bu duygular evrenindeki baş döndürücü gezinti, gezinti mi dedim? hayır hayır, baş döndürücü fırtına nerede, ne zaman, nasıl, hangi halin yaşanacağını belirsiz kılar. Artık yapılacak olan teyakkuz halinde beklemek değil tam bir teslimiyetle müziğe kendini bırakmaktır. Onun şarkılarını dinleyenler ağlamanın ve gülmenin, hüznün ve sevincin kardeşliğini, yakınlığını öğrenir ve nihai noktada bütün bunlardan öteye düşen masumiyeti keşfederler.
Aşklar, acılar ve ayrılıklar hepsi hayatın armağanlarıdır, bu yüzden kahrol, geber, sürün ama sonunda ayağa kalk, oynak bir şarkı tuttur hepsinin üstüne, yeni aşklara, mutluluklara ve acılara yelken aç! Sezen Aksu şarkılarında kırık yüreklere, yarım kalmış aşk hikayelerine acının nasıl yaşanacağını anlatır, ama diğer yandan da dayanmayı ve direnmeyi öğretir. "Ağlamak ayıp değil"dir, ama sonsuza kadar kim ağlayabilir ki? İnsan gözyaşlarının bir kısmını en azından gelecekteki hüzünlere ayırmalıdır! Tıpkı zeytin ve şarabın paradoksunu İzmir'in çözmesi gibi, Sezen de, yüreği yaralı sadık aşık ile baştan çıkartmaya hazır fettan kadın çelişkisini şarkılarında ve tavırlarında çözer. Masumiyeti sağlayan, her ne yaşanıyorsa o anda bütün varlığıyla o olma sırrında gizlidir. Sezen'in şarkılarındaki sadakat dolu aşk ile hercai gönül, dinleyenlerin yüreklerindeki bu ikilemi açığa çıkarır. Onlar da hem sonsuz bir sadakat duygusuyla aşık olmak, hem de en azından mahrem dünyalarında kendilerini aşktan aşka bırakmak ve her defasında bir mümin gibi duygularına inanmak istemektedirler.
Sezen, sadece şarkılarında değil, kendi gerçek hayatında da böyledir. Bütün aşklarını ve eşlerini sever, hepsine deli gibi aşık olmuş ve hepsiyle deliler gibi yaşamıştır. Hem aşık olduğumuz aslında o insanlara ait bir takım "nitelikler" değil midir? Her bir aşk entelektüel, uçarı, anlayışlı, sıra dışı vurgularıyla birlikte gelir ve Sezen'in duygularını fırtınalı, dalgalı bir denize çevirir. Balzac'in manik ve depresif zamanlarının olması gibi, Sezen'in de med cezir halleri vardır. Çiçeğe durur, çılgınlaşır, tutkuyla varolur, dinginleşir ve içine kapanır. Bütün aşkları bir kader gibi aynı güzergahı izler, "giriş, gelişme ve sonuç". Ve her hal kendini şarkılarla açığa vurur. Ya "dört günlük bir şeydir" ya "hata", ya da "adı bende saklı"dır. Ama bütün bunlar sonuna kadar kişisel ve tüm duyarlılıklarıyla birlikte toplumsaldır. Sezen'in yolu dinleyicilerinin hayatlarından ya da düşlerinden geçer. "Dört günlük bir şey" yaşamayanlar bile böyle bir rüya görmenin hayalini kurmazlar mı, "hata" kimin başına gelmemiştir ki, ve aşkla yasadışılık arasındaki kardeşlik kimi zaman isimlerin yüreklere gömülmesini gerektirmez mi?

Sezen "deli-dolu ve samimi"dir. Herkesin bildiği ama buna rağmen yine de özenle sakladığı küçük sırları, o yüzünde meydan okuyucu bir gülümseme, yüksek sesle dile getirir. Böylelikle ilişkilerimizdeki küçük yalanlarımız, baştan çıkartma numaralarımız, fettanlıklarımız, masumane intikam duygularımız bir humorla birlikte bize geri döner. Altı çizilen "homo ludens" yanımızdır. Örnekleri ise kendi hayatından seçer. Kiminle çıkmakta ve ne yaşamaktadır, kıskançlıkları nelerdir, niçin hayatının bir döneminde "enteller" beğensin diye karmaşık felsefi laflar etmeye çalışmıştır, hepsini anlatır. Konuştukça şeffaflaşır içi dışı bir hale gelir. Aynı zamanda kendisini "ti"ye alabilecek kadar kendisine güven duyar ve şüphesiz yaptıklarına inanır. Böylelikle başkalarına gizli ya da açık eleştiri bırakmaz, kendine ait her şey sevimliliğin ve cana yakınlığın bir unsuruna dönüşür.
Aslında kendi üzerinden topluma yaptığı gönderme şudur: kaygılanmayın, tedirginlik duymayın ve eleştirilerden korkmayın, her ne iseniz öylece yaşayın. Ama yine de izleyicileri Sezen'i bir tür kendi hayatlarındaki eksikliğin telafisi gibi görürler. O, hissedilip, düşünülüp yaşanamayanları da kendi hikayesinde gerçekliğe dönüştüren kişidir. Televizyoncuların sıra dışı olayların kahramanlarına mikrofonlarını uzatıp "ne hissediyorsunuz" demelerindeki espiri, yaşananın ancak "hisler" üzerinden ifade edilebileceği bilgisine dayanır. Bu yüzden, seyircilerin başka dünyaları anlamak için giriş kapısında durdukları yer, "neler hissedildiğini" anlatan Sezen şarkılarıdır. Sevgili karşısında, gurur ve aşk arasında kalındığında hangi ses tonuyla seslenileceği "Gitme" şarkısında dile gelir. Git diye haykırılıp ardından incelen ve daha sessiz bir şekilde asıl isteneni anlatan "me" hecesinde olduğu gibi. Ya da "Şimdi yeni şeyler söylemek lazım" derken geçen  zamanın ardından duyulan hayıfı müziğe sarmalayıp görünmez kılan, şimdiyi ve geleceği yeni bir tebessümle karşılamaya hazırlanan bir Sezen'le karşılaşırız. Sese yazılı olan "siz de aynısını yapın"dır. Bir gece yarısı otomobille İstanbul'a doğru giderken yanımdan yıldırım gibi bir tanker geçmişti. Eğer geceyle siyah asfaltı birleştirerek "görüş açısı" diye bir şeyi ortadan kaldıran sağanak halindeki yağmur olmasaydı yine de böyle bir sollamayı mazur görmek mümkündü. Karanlığın içine ok gibi atılan bu devasa gölgenin arkasında bir an kırmızı renkli "Dolu" levhasını ve hemen onun altında o sözleri gördüm: "Beni yak, kendini yak, her şeyi yak." Şoför çılgın hayat görüşünün en veciz ifadesine sanırım bu şarkıyla birlikte kavuşmuş olmalıydı. Belli ki, kim olduğu ve ne yaptığından bütünüyle bağımsız olarak, bir Eros oku gibi hedefine uçan Sezen şarkıları herkesi kalbinden vurabiliyordu...

Diğer yandan Sezen'in şarkılarında hafif bir erotizm ve argo da yerli yerince bulunur. Sadece gündelik hayatında her gün erotizmi ve argoyu bir gerçeklik olarak yaşayanlar değil, aleniyette bunlara teğet geçen ama iç dünyalarında zengin karşılığı bulunan "kibar muhit çocukları" da şarkılardaki bu tür imalara gözleri parıldayarak eşlik ederler. Sezen'in erotizm ve argo konusundaki estetize edilmiş engin birikimi şarkılarından öte gösterilerinde de yer alır. Sahnede seyircisiyle kurduğu diyalogun bir ayağını "hüzün ve coşku" oluşturuyorsa, diğerini erotizm ve argo oluşturur. Evet kimi sözler erotiktir, doğru, ama genellikle siyah dekolte elbiselerin kontrast teşkil ederek altını çizdiği tenine yine de izleyicisi "bizim mahallenin deli kızı" duygusu içinde bir tür "mahremim" duygusu ile bakar. Ne yapsa arzu nesnesine dönüşemez, engel teşkil eden nitelikleri vardır: zeka, şakacılık, delişmenlik ve hüzün; bunlar bedene ait kimlik vurgusunu gölgeler, "görünen" in bağlamını değiştirir. Argo ise, özellikle alt sınıfların gerçek hayatlarındaki değil seçkin mekanlarda tezyinat unsuru olarak kullanılan argo, bir tür samimiyet ve duyarlılık üretir. O adeta insan ilişkilerinin sahte resmi kurallarına karşı bir başkaldırıdır. Toplumsal hayatın "ölçülü-biçili" kamusal ilişkilerine bu dil üzerinden bir tür insaniyet katılır. Sezen "argo"suyla seyircilerin toplumsal rol ve statülerinin zorunluluklarından kaynaklanan "gard"larını bozar, "sadece insan" yanlarına dokunur. O yüzden, sevgilisine "seni yerler" diye seslenen "bıçkın kız" karşısında salondaki tüm erkekler gülümsemeleriyle "vaziyet alma"yı ihmal etmezler. "Üf yavrum" dediğinde hayatında hiç kimseye böyle seslenmemiş olanlar içlerindeki "üf yavrum" diyen sesi keşfederler. Argonun ve külhaniliğin farklı toplumsal okumaları mümkündür. İşte böylesine okumalar çerçevesinde sorulacak sorulardan birisi şu olabilir: Sezen'e yakışan bu külhanilik, acaba biraz da "erkek egemen kültür"ün bilinçaltındaki tahakküm kurmanın ikizi teslim olma arzusunu mu açığa çıkartmaktadır? Yerleşik kadın imgesini çarpıtan bu argo karşısındaki "maço gülümsemeler"i nereye yerleştirmek gerekir?
Modern dünya ürettiği sayısız imaj ile fanteziler evrenini besler; ancak bunların sadece fanteziden ibaret olmadığını gösterecek biçimde de popüler figürler üzerinden "somut hayat örnekleri" koyar ortaya.  İdoller bizim masallarımızdır, medyanın anlatımındaki sahicilik, bu masalların herkes için gerçek olabilme ihtimalini ima eder. Böylelikle gerçek ve hayal arasındaki sınır iyice belirsizleşir; gerçek her gün üretilen ve önümüze konulan idollerin hayatı mıdır, yoksa bizim hayatımız mı? birbirine karışır.

Sezen de masallarımızdan biridir, şarkıları, hakkında yazılanları ve söyleşileri ile toplumun kendisini görebileceği bir platformun üzerinden sürdürür hayatını. Ve kesinlikle modern dünyadaki insanların bu anlatılara ihtiyacı vardır; arzuların, tutkuların, tüm insani duyguların sürekli ve yeniden üretildiği, dolaşıma sokulduğu, insanların baştan çıkartıldığı bir dünyada idoller, hayatlarını bir masal* ya da "Dionysos" ayinleri biçiminde yaşayarak -ya da öyle takdim edilerek- bir tür "boşalma" duygusu yaratırlar.
Sezen elbette "kategorize edilemez", ne başkalarıyla karşılaştırılabilir ne kendi tarzı içinde değerlendirilebilir. Bize anlattıklarını hep bir "büyülenme" ile yaşamakla ve bizi de ortak etmekle birlikte, yeniden ve hep yeniden ürettiği masalların peşinden koşarak canlı, diri, taze ve bu yüzden sui generis kalmaya devam eder. Çünkü ona hiçbir şey yetmez, eğer yetseydi, Henry Miller'in dediği gibi kendisiyle hayatı arasına bunca müziği ve sözü -Miller kelimeler demişti- koymazdı, sadece yaşardı.
Benjamin Baudelaire üzerinden yaptığı bir modernlik çözümlemesinde, "Bir şimşek.. sonra gece! Ey bakışı ansızın/Beni yeniden dünyaya getiren kaçıcı güzel kadın,/Artık göremeyecek miyim seni ebediyen?" mısralarından hareketle, "Büyük şehir insanını büyüleyen aşktır, ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk. Onu kendine çeken, şiirde büyülenme anıyla örtüşen bir ebedi elvedadır," der.   Sezen işte hep bir "ebedi elveda" duygusu içindeki son bakışta aşkın kadınıdır. Yelkenlerini dolduran rüzgar onu hiçbir durakta bırakmayacak, yeni büyülenmelerin engin denizlerine alıp götürecektir.

 

Naci Bostancı

İletişim / Kış / 2000

Last modified on Perşembe, 12 Ocak 2012 12:07
Bahadır AVŞAR - Site Yöneticisi

Bahadır AVŞAR - Site Yöneticisi

Amasya Milletvekili Prof. Dr. Naci BOSTANCI'nın Resmi İnternet Sitesi'ne hoşgeldiniz... Her türlü görüş ve önerinizi bavsar78@gmail.com adresine iletebilirsiniz...

Leave a comment