Font Size

Profile

Menu Style

Cpanel
Amasya Milletvekili Prof. Dr. Naci Bostancı - Makaleler

dep-li-orhan-doganNuriye Akman'ın eski DEP milletvekili Orhan Doğan ile yaptığı röportaj, "doğrudan" olduğu kadar imaları, dolayımları, boşlukları, çelişkileri ile de ilgiyle incelenmesi gereken bir özelliğe sahip. Elbette son derece sorunlu (belki mayınlı demek lazım) bir alanda "söz çevirmek" kolay değil. Konu sıcak, travmatik, sözlerin yaralayıcılığına çok açık.

savasucusSainExupery, "Savaş Uçuşu" kitabında, çok sert geçen 1939 kışında, duvarları kerpiçten bir köy evinde kaldığından bahseder. Savaştan bir nebze olsun uzakta bulundukları bu yerde, alelade hayatı büyük bir serüvene dönüşmüştür.
Çünkü sabahları uyandığı buz gibi odada güne başlayabilmenin yolu, şöminede çatılmış durumda bulunan odunları tutuşturmaktan geçmektedir.

argaiv1368

sehir-kapisiAnahtarını unuttuğumuz kapılar vardır, açılmasını başka anahtarla zorladığımız kapılar da. Önünde çaresizce durduğumuz kapılar bir hayat boyu varlıklarını ruhumuza yüklerler, bir umut diye beklediğimiz kapılar ise zaman uzadıkça çaresizlik kapılarından daha kahredici olurlar. Kimi kapılar aslında açılmıştır ama gözümüzdeki perde yüzünden onları hâlâ kapalı zannederiz, kimi kapıların ise yüzümüze karşı kapatılmış olması dahi onları açık görmemizi engellemez; çünkü gözlerimizde yine perde vardır.
GoetheKendini hangi ideolojiyle tanımlarsan tanımla, sen her şeyden önce iflah olmaz bir romantiktin. Dünyaya ve hayata ilişkin "gözlerindeki perdeyi indiren" akıl sözleri, kendine ve başkalarına konumunu açıklayacak gerekçelerdi sadece; orada bulunuşunun asıl sebebi sana vaat edilen aşkınlık duygusuydu.
Aşkınlık gücünü dile çevrilememesinden, çekirdeğinde taşıdığı belirsizlikten, seni ve ötekileri bir büyük kardeşlikte toparlamasından, benzer kılmasından aldı.

sozceliskiBazı ilkel kabileler kimi sözleri tabu olarak görürler ve onların telaffuz edilmeleri halinde ifade ettiği olumsuz anlamın, tehlikenin gerçekleşeceğini zannederler. "İlkel kabilelerin birçok saçmalıklarından birisi daha," düşünecek modern insanlar çıkacaktır.
Ancak söze bu şekilde anlam yükleme, bazı sözleri yasaklama, doğrudan dilin kendisine ilişkin ayırma, öne çıkartma, yok sayma davranışlarını -arkasında tabuların da olduğu- bir iktidar etme tekniği olarak uygulama günümüz dünyası dahil, insanlık tarihinin bir parçası.

Deniz kelimesiyle ilk defa ilkokul kitaplarında karşılaştım. Kelimenin hemen yanında bir de insanı içine çeken bir mavilikte elle yapılmış resmi vardı. Bir küçük beyaz yelkenli, üç dört martı, açık gökyüzü ve güneş ile kıyıdaki evler resmi tamamlıyordu.
Öğretmen küre gibi yuvarlak olan dünyamızın dört bir yanının denizlerle kaplı olduğundan, günlerce gidilse bile tüketilemeyecek binlerce kilometreden bahsetti. Elindeki dünyayı çevirdi, ülkemizin küçücük bir leke gibi görüldüğü bu dünyada denizler her yerdeydi. En yakın denizden yüz kilometre uzak olan bu kasabada biz kara çocuklarının her yerin deniz olmasına akıl erdirmesi mümkün değildi. (O dönemlerde henüz televizyon yayınlarının başlamadığını, o kanaldan gelen nice deniz manzarasının zihnimizde bulunmadığını hatırlatmak isterim.) Su dediğin bir küçük dereden ibaretti, yazın ortalarında suyu çekilen ve patlak gözlü kurbağaları bir süre sonra ortadan kaybolan bu kuru dere yatağının da gösterdiği gibi, sonsuz su düşüncesi ancak bir seraptan ibaret olabilirdi.

Deniz, diye düşünürdüm, tersine çevrilmiş bir mavi gökyüzü gibi deniz, mümkün müydü? Ortaokulu bitirdiğim yaz denizi gördüm. Bir otobüste Samsun’a doğru inerken, boz topraktan yeşil bitki örtüsüne doğru dönüşen çevre, farklı bir dünyanın ilk ipuçları gibiydi. Babam, Şimdi dedi, denizi göreceksin.’ Denizi gördüm, öğlen güneşinin parlak ışığı altında sessiz, uzak, heyula bir mavilik. Garip şekilde tanıdık geldi, sanki daha önce de görmüştüm ben bu denizi. Sonradan, hep deniz kıyısında yaşamış bir arkadaşım, Belki çok eski bir tanışıklıktan dolayıdır bilemem, ama deniz kimseyi yabancılamaz.’ demişti. Coğrafya kitaplarının yazdığı gibi Karadeniz isimli bu deniz, kendisini ilk defa görenlere ya da sürekli yanı başında yaşayanlara aldırmaksızın, sere serpe öylece oradaydı. Dalgaları, köpükleri sahil kıvrımları, farklı mavilikler halinde serpilmiş dev cüssesi ve durmadan uçan, alçalan, dalan, geri çekilen, gitgide kendisine benzeyen kuşlarıyla Karadeniz, kendi üstüne kapanmış bir büyük giz gibiydi ve mahremiyetini uzak bakışlı meraklılara sunmaya niyetli görünmüyordu.

O gün, on dört yaşında, kimlik hanesine denizi görmüştür notu düşülen birisi oldum ve kasabaya geri döndüğümde bu nitelik henüz denizi görmeyenlerle arama artık önemli bir fark olarak girdi. Sonraki yıllarda Karadeniz’i defalarca gördüm, farkı mevsimlerde gördüm, sakin, sessiz, sinirli, hırçın, saldırgan, öfkeli vakitlerinde gördüm. Bir denizi anlamak için onun çeşitli hallerine tanıklık etmenin gerekli olduğunu kavradım. Mesela, gri gökyüzünün boz bulanık bir suya dönüştürdüğü deniz yağmur altındayken seyredilmeli ya da kar yağarken bir kayığın içinde insan kendini dalgaların ritmine bırakmalı, üstüne, ellerine, kayığa ve denize düşen karın sulara, insanlığın çok eski hatıralarına fısıldayışını dinlemeli. Daha sabah olmadan balıkçı takalarının hazırlığına, gürültüsüne, insanların bağırışlarına, koşuşturmalarına, gecenin içinde ateş böcekleri gibi içtikleri sigaralarına fon teşkil eden denizin, korkutucu ve çekici siyah örtüsüne sarınmış haline bırakmalı insan kendisini. Gecenin, yorgunluğun, uykusuzluğun içinden süzülen yosun ve tuz kokusu ile takalardan düşen solgun ışıkların aydınlattığı deniz imgesi, hayat üzerine başı sonu belli olmayan hayallere zemin teşkil ederken bir kez daha kavramalı insan denizi. Dört yıl deniz gören bir okulda okudum. Geceleri herkes uyuduğunda, insanlar, evler, şehirler, martılar, takalar uyuduğunda, karanlığa karışmış olanı denizi seçemesem de onun hemen orada olduğunu, kendisine yönelmiş bakışlara arada bir dalgalarından bir çığlıkla seslendiğini bilirdim.

Deniz kimseyi yabancılamaz...
İkinci gördüğüm deniz Ege oldu. Afyon, Denizli üzerinden Muğla’ya doğru giderken sabahın sisi içinde yüzen çam ormanı, büyüsünü denizden edinen bir coğrafyanın habercisiydi. Eski bir otomobilin içinde üç arkadaştık, mahmur yüzlerimizde geçtiğimiz yolların parça bölük hikâyeleri vardı, üçümüz de ilk defa görecektik Ege’yi. Her yükseltiyi aştığımızda, her virajı döndüğümüzde yorgun gözlerimizi tazeleyecek denizle karşılaşmayı bekledik. Nihayet uzaktan, asırlardır farklı medeniyetlerden insanların buradan hep aynı şekilde, pırıltılı bir körfez ve sonsuza uzanan bir mavilik olarak şahitlik ettikleri Ege çıktı karşımıza.

Çok eskilere uzanan gerçek müze elbette sadece tabiattı, bu sahil, bu deniz, bu güneşin doğuşu ve şimdi burada bulunan o kısacık fani varlığımız bir büyük ve sonsuz zaman dilimiyle kucaklaşıyor, gördüğümüz üzerinden adeta ebediyete dokunuyordu. Camın kenarındaki elimin üstüne düşen güneşin henüz kızıl olan ışıkları, tabiatın sabah ayini içinde beni kutsarken aynı zamanda dili, bağları, sevinci ve kederi tarihin bağlamı içinde artık sessizliğe çekilmiş insan kardeşlerimle de buluşturuyordu. Biliyordum ki insanoğlunu da tıpkı zaman ve deniz gibi ebedi bir var oluşa çeviren, şimdi burada aldığım bu soluk, elime düşen bu güneşti. Bunlar, unutsam bile öylece kalacak bir anı üzerinden gelecekteki nice sabah ayinlerinde kutsanacak kardeşlerime beni bağlayan zincirin birer halkasıydılar.
Ege’nin sularına dokunduğumda, sadece Ganj’ın sularını kutsal bilen Hinduların ne kadar yanıldığını düşündüm, kutsal olan yeryüzünün bütün sularıydı. Çünkü onlar da tıpkı akıl erdiremediğim evrenin yörüngelerinde dönen seyyareleri gibi yeryüzündeki yörüngelerinde dönüyorlar, sonsuz sayıda semazenler olarak her yerde bereketin, doğurganlığın ateşini yakıyorlardı. Varlık, öz ya da idealar alemi... Felsefeyi ağır ağır pişiren deniz, Ege güneşi, üzüm ve zeytin olmalıydı. Beyaz harmanileri içinde kıyıda oturan üstatların Ege’ye bir nazire olarak içlerinde büyüttükleri tefekkür denizinin bereketiyle konuşmuş olduklarına yemin edebilirdim. Sadece düşünmek ve yazmak için değil yazılanları anlamak çözümlemek için de Ege’nin kıyısında oturmak, her şeyi bir de denizin ışığında görmek gerekiyordu.

Sonraki yıllarda denizler görmeye devam ettim. Hatay’dan Fethiye’ye kadar uzanan kıyı boyunca Akdeniz’i dolaştım. Nerval, daha bir yüzyıl önce benim yerime Kahire’den Lübnan’a kadar gelmiş, Exupery tek motorlu posta uçağıyla Kuzey Afrika sahil boyunca uçmuş, Canetti Fas kıyılarının seslerini dinlemişti. Akdeniz’in tamamını ise Braudel iki ciltlik o muhteşem Akdeniz isimli kitabında her hikâyesine, her ayrıntısına kadar ortaya koymuştu. Suların birbirine bakarak içinde yittikleri ebedi benzerlik kimseleri yanıltmasın, denizler aynı zamanda tarihin, yaşanmışlığın bir parçasıydılar. Anladın ki denizler, karşılarına bir meydan okuyuşla çıkan yükseltilerle, kayalarla, bağırlarına doğru yumuşak bir şekilde sokulan kumsallarla, sessiz koylarla, nihayet orada yaşayıp hayatını bir şekilde denizle kuran ve denizi gören yüksekçe bir yerde yeniden toprağa dönen insanlarla birlikte şekilleniyordu. Batan Fenike teknelerinden maviliğe karışan zeytinyağıyla Sirakuza dönüşü korsanlara esir düşen Eflatun’un kederli yüzü hâlâ bu denizde değil miydi? Tarık Bin Ziyad’ın yaktırdığı gemilerden, korkusuz, kahraman, ürkek, dehşete düşmüş nice korsana, bu kıyıların sakinlerine kadar herkes suların hikâyesine kendilerininkini katmamışlar mıydı? Bugün de zamanın akışını yürüyüşleri, bedensel jestleri üzerinden yavaşlatmış, kendilerini tatil denilen boşluğun ritmine bırakmış insanlarla, makilerin arasında keçilerini otlatan çobanlar farklı denizlere ve rüyalara bıraktıkları can soluklarıyla geleceğin tarihinde aynı Akdeniz’de buluşmayacaklar mıydı?

Yaşanmışlığın bir parçası olarak deniz
Gece yarısı çam ormanının içinde otomobili durdurup aşağıdaki küçük yerleşim yerine ve hemen önünde sonsuz bir yalnızlık hissiyle uzanan denize baktım. Ağustos böcekleri o bildik; ama her defasında daha içli bir tını ile karanlığa dağılan şarkılarını söylüyorlardı. Işıkları sönmüş, beyaz badanaları sokak lambalarının çiğ ışığında soğuk bir maviye çalan evleriyle bu şehir, ülkelerini, dillerini, kimliklerini yitirmiş, Akdeniz havzasının meçhul köşelerinden birisine dönüşmüştü. Denizin içinde, çok ilerilerde yanıp sönen titrek bir ışık vardı. Başımı kaldırdım, astronomiye ait hiçbir bilginin gizemli görünüşleri üzerindeki örtüyü kaldıramayacağı yıldızlar. Akdeniz böyleydi işte, sizi büyüler, zayıf bir anınızda özenle oluşturduğunuz bütün bilgilerinizi kimlik niteliklerinizi sularındaki diğerleriyle karıştırır, sizi orada öylece dili ve kimliği yerine avucunda bir avuç tuzlu suyla kala kalmış bir halde bırakırdı.

Benim iflah olmaz Akdenizliliğim o geceden gelir.
Suların tuzu tenine karışmış birisi olarak denizlerin çağrısını her yerde duydum. Hemen denizin kıyısında uyuduğum bir gece dalga sesleri rüyamdaki denizin martı çığlıklarına karıştı, çakıl taşlarının sesindeki aruza sarındı kelimeler. İstanbul’da uykusuz bir gecenin sabahında denizle dilsiz bir söyleşi tutturdum. Karadeniz’de ağır ağır sulara çekilen yaralı güneşin sarhoşluğunu yaşadım. Kanına deniz girmiş her insan gibi, ne kadar büyüsem de yine suların çocuğuydum. Şimdi, kimliğinde eski bir denizce görülmüştür’ mührü, kulağında bir çınlama, med cezir zamanları rüyaları sular altında kalan birisi olarak bir bozkır kentinde yaşadığıma bakmayın. Artık bir seyyah olarak değil, bütün denizlerin özeti bir koyda bir daha dönmemecesine demir atmama az kaldı.
PROF. DR. M. NACİ BOSTANCI   -   16.10.2005
ceptelOn beş yıl önce telefonun cebe gireceğini kim söyleyebilirdi? Bırakın cebi her evde dahi telefon olmazdı. Telefon, -eğer varsa- üstündeki beyaz örtüsüyle birlikte, salonda, yani misafirler geldiklerinde ağırlanacakları, dolayısıyla evin en nadide eşyalarının yer aldığı yerde bulunurdu.
En nadide eşyalar demişken, bunların bol camlı büfe, aynalarla derinlik kazandırılmış bölmelerdeki kahve takımları, şekerlikler, camdan kimi biblolar olduğunu belirtmeliyim. Bu salonun girişine yerleştirilen telefon böylelikle ayak altı olmaktan kurtarılmış bir bölgenin koruyuculuğuna alınır, nadiren çalan ziline merasimle ulaşılırdı.

yagmurCoğrafya kitaplarında senenin üç yüz günü yağmur alır, diye yazılan Rize'de dört yıl yatılı okudum. Yağmur başladığında hızlanır, yavaşlar, tekrar hızlanır ama bitmek bilmezdi; bazen on gün on beş gün yağardı.
Gece okulun yatakhanesinde çocukların sayıklamalarına karanlık içinde eşlik eden o yağmur sabah yine gün ışığına sarınmış bir halde karşımıza çıkardı. Sadece evlerin, sokakların mimarilerinin değil insanların hayatlarının da "yağmura göre" düzenlendiğini anladık zamanla. Yağmur başladığında bir anda şemsiyelerini çıkarırdı yerliler, biz yabancılar ıslanırdık. Belki bu yüzden, yağmur, bir köşeye saklanmış yavru sokak kedileri, ıslanmak gibi sözler klişe dahi olsa bir dil mesafesine çekilemediğim halleri işaretler. Şu an da öyle!

tore'Töre cinayetleri" adlandırması, sınırları belirsiz olmakla birlikte namus adına özellikle kadınların öldürülmesine dönük eylemlerin tanımlanması için kullanılıyor.
Adlandırmadaki vurgu, düşük eğitim düzeyine, az gelişmiş sosyo-ekonomik yapıya, aşiret bağları üzerine kurulmuş kolektif kimliğin egemen olduğu ilişkilere ve değerler dünyasına... Çünkü kadına yönelik cinayetler böyle bir sosyal zeminde meşruluk kazanıyor, destekleniyor ve etkin bir şekilde uygulanıyor.

ucistnblUçaklar yerden yedi ila on bin metre yukardan giderler. Oradan aşağıya baktığınızda şehirler bir avuç, evler bir nokta görünür. İnsanlar mı? Onlar görünmez, sadece var olduklarını biliriz.
Aşağıdaki topraklar, göller, ırmaklar, şehirler hemen her yer insanoğlundan nasibini almıştır, insanoğlunun eli her yere dokunmuştur, ama aynı insanoğlu yerden sadece yedi bin metre yukarıdaki bir bakışa kendi varlığının dolayımsız bilgisi sunamaz. İnsanların var olduğunu düşünmekle gerçek insanların varlığına şahit olmak aynı değildir.

12eylul12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden 26 yıl geçti. Darbe günü doğmuş olan bir bebek, bugün muhtemelen iş güç sahibi, evli, belki çocuğu olan, son seçimlerde oy kullanarak artık siyasal hayata da aktif şekilde katılan birisi.
Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte biri otuz yaşın altında. Kırk yaşına kadar olanları da katacak olursak 12 Eylül’ü hayal meyal hatırlayanlar ile onu artık tarihten öğrenilecek geçmiş zamanlara ait bir olay şeklinde değerlendirenler neredeyse nüfusumuzun yarısı. 12 Eylül öncesi ve sonrasının şartlarını en sıcak şekilde yaşayanlar ellili yaşlara merdiven dayamış durumdalar. Bir zamanların heyecanlı gençleri şimdi hayatlarının olgunluk evresinde bugüne ve geleceğe olduğu kadar geçmişe de dingin bir ruh haliyle bakıyorlar.

bayrakMilliyetçilik, Türkiye siyasetinin ve entelektüel hayatının yakın dönemdeki baş konularından birisi. Terörden AB sürecine, Ortadoğu'daki gelişmelere kadar bir dizi olay gitgide toplumu daha derin bir şekilde etkiledikçe milliyetçilik üzerine konuşmalar da çoğalıyor.
Milliyetçilik, bu süreçte halka ne olup bittiğini anlamak isteyenlerin kritik kavramı. Buradaki yaygın klişelerden birisi "milliyetçilik yükseliyor" sözü. Bu topraklarda milliyetçilik tartışmaları yeni değil. Yaklaşık yüz otuz yıldan bu yana milliyetçiliği telaffuz ediyoruz. Jön Türkler, İttihat ve Terakki, kavramın 19. yüzyılın sonundaki temsilcileri. Cumhuriyet'imiz milli devlet olarak kuruldu.
siyasetsahSiyaset ilginç bir alan. Siyasetçiyseniz, olup bitenleri içselleştiriyor, siyasete ait o iktidar odaklı düzeni, ilişkileri, ritüelleri, gereği çerçevesinde yerine getiriyorsunuz. Zaten başka türlü olamaz, oyunun dışına çıktığınızda, zeminin kendine mahsus dünyasına şaşırarak bakmaya başladığınızda işi yürütemezsiniz.
-Sadece siyaset için değil, aslında hayatın diğer alanları için de böyle değil midir? Bürokraside, iş dünyasında, serbest mesleklerde, hatta bazen aile ilişkilerinde... Ama yine de bizi şaşırmaya davet eden o ses nereden gelir?
kurtkadnBaşlıktaki ifade tırnak içinde. Sebep, sorunun başka adlandırmalar üzerinden de ifade ediliyor olması. Doğu sorunu, bölge sorunu, sosyo-ekonomik sorun vs. Elbette adlandırma bir politika. Sorunun adını koyduğunuzda onu sadece tanımlamakla kalmıyor, aynı zamanda çözümüne ilişkin bir öneride bulunuyorsunuz.
Kürt sorunu dediğinizde etnik temele, bölge sorunu dediğinizde belli bir coğrafyaya, sosyo-ekonomik sorun dediğinizde ise yoksulluğa, az gelişmişliğe vurguyla birlikte çözüm yönteminin ne olacağını da söylüyorsunuz. Bunlar, "şiddet"i önemli ölçüde dışlayan, katılımı, tartışıp konuşmayı esas alan bir çözüm yaklaşımını işaret ediyor.

ab_tartisBundan birkaç ay önce emekli bir üst düzey dışişleri mensubuna, "Bu Avrupa Birliği ile maceramız nereye gider? Tam üyelik mümkün mü?" diye sormuş ve ondan önce çeşitli genel yorumlar dinlemiş, sonra vurgulayarak, "Kişisel kanaatinizi merak ediyorum." diye ısrar edince, "Ben tam üyeliği mümkün görmüyorum, tahmin edebileceğim bir gelecekte işler hep böyle gider gibi geliyor bana." cevabını almıştım.

biraradaKimlik, bu dünyada var oluşumuza ilişkin temel soruları cevaplayan, nerede durduğumuzu söyleyen bir değerler düzenidir. "Kim" olduğumuza, ne yapabileceğimize ilişkin fikirleri ve yönelimleri veren kimlikler, "başkalarıyla" olan ilişkilerimizde de beklentiler ve tutumlar arasında öngörülebilirlik sağlayarak dengeyi ve düzeni temin ederler.
Türk, Rus, Ermeni, Müslüman, Hıristiyan olmak, "bizim açıklamalarımızdan önce" adımıza konuşurlar ve bulunduğumuz yerin koordinatlarını ifade ederler.

urganBelki üzerinden on yıl geçmiştir, Hollanda'da korsan yayın yapan bir televizyon istasyonu elektrikli sandalyede gerçekleştirilen bir infazı naklen yayınlamıştı. Ben görmedim, o dönemde gazetelerde çıkan haberlerde, kameranın en son kurbanın yumurta gibi pişen gözlerine zum yaptığını okumuştum.
Gözler önemli. İnsan bedeninin iç dünyasında nelerin olup bittiğini bir "ekran gibi" gözlerden okumaya çalışırız. Bir insan olarak kurban; acı süreci içinde sürekli kendimizle karşılaştırdığımız, yaşadığı deneyimi bir bilgi olarak kendimize aktarmaya çalıştığımız kişidir. Michel Foucault, "Hapishanenin Doğuşu"nun girişinde 1757 yılında Damiens isimli bir katile yapılan işkenceli infazı tüm ayrıntılarıyla anlatır.

milliyetcilikMersin'de bir emekli albayın önderliğinde, bayrak, Kur'an ve silah üzerine yemin eden bir grup sivilin görüntüleri medyaya yansıdı. Bir televizyon kanalına intikal eden görüntüler, onların logosuyla birlikte tüm televizyon kanallarında yayınlandı, gazetelerde yer aldı.
Bir kere daha modern dünyadaki aklın ve ilişkilerin çelişkili bir saf oluşturduğunu gördük. Bu örnek olay da aynı şekildeydi, eleştiren ve eleştirilen arasında tuhaf bir ortaklık vardı.
yilmaz_guney'Çirkin kral' Yılmaz Güney yaşasaydı yetmiş yaşına girecekti. Bugünün kuşakları Yılmaz Güney denildiğinde herhalde çok az bilgiye sahiptirler.
Yaşadığımız hayatın her şeyi hızla tüketen, değiştiren, dönüştüren, her gün yeni sayfalar açıp-kapayan, Marks'ın ifadesiyle "katı olan her şeyi buharlaştırıp daha miadı dolmadan yok eden" özelliğinin de bunda etkisi var. Daha dün popülerliğinin zirvesinde olan kişinin bugün unutulması, hatırlanmak isteyenlerin magazine yönelik "çaresiz stratejiler"in peşinde koşması zamanımızın bir karakteristiği olmalı. Güney'in hatırlanacağı yegâne bağlam ise "Geçmişin geleceğe uzatılması".
turkMilliyetçilikle şiddet ve savaş arasında mutlaka bir bağlantı var; ama bu tam da böyle ifade edildiğinde hususen milliyetçiliğin böylesine bir bağ ile hayat bulduğu gibi yanlış bir izlenim doğuyor.
Şiddet, insanoğlunun en eski hikâyesi. Kabil, Habil'i öldürdü, kabileler birbirleriyle sonu gelmez savaşlar yaptılar geçmişte. Milliyetçiliği tarihsizleştiren bir anlatıyla işi çok eskilere götürüp insanoğlunun tüm hayat pratiklerine eklemlemiyor, daha özel bir kategori olarak modernliğe yerleştiriyorsak, asıl tarihsiz olanın şiddet ve savaş olduğunu hatırlamak, milliyetçiliği bir dil oyunu niteliğindeki o özel bağdan beraat ettirmek gerekiyor.

anafartalarcanlibombUlus Anafartalar Çarşısı önünde yaşanan canlı bomba olayı, terör konusunu bir kez daha gündeme getirdi. Her gün on binlerce insanın gelip geçtiği, Ankara'da yaşayan hemen hemen herkesin, Anadolu'da bulunanların ise bir kısmının hayatının bir döneminde mutlaka yolunun düştüğü bir yerin seçilmesi tesadüf değil.

milliyetcilik19. yüzyıldan bu yana kitleleri ardına takmış, siyaseti biçimlendirmiş, insanlara bu dünyada bir yer, kimlik, anlam vermiş, büyük toplumsal dayanışmaların ruhanî iklimini kurmuş milliyetçilik, politik konumumuz ne olursa olsun, kendisine saygıyla yaklaşılması gereken bir kavramdır...
Milliyetçilik hayli karışık bir kavram. Bunun arkasında 19. yüzyıldan bu yana geçen uzun tarihî tecrübe var. Bu yakın tarihin geçmiş zamanlara nispetle büyük altüst oluşlarla geçtiğini hatırlamak gerekiyor.

taksiSeçim sonuçlarına ilişkin olarak en iyi gözlem yapan meslek kesimlerinden birisi olarak taksici esnafı zikredilir. Onlar her ne kadar arka koltuğa oturanlarla bir müşteri ilişkisi içinde olsalar da, yolu sessizce, hiç konuşmadan tüketmek iki taraf için de kolay değildir.
İki yabancının ilk karşılaşmalarında zorunlu sohbet konusu, genelliği dolayısıyla hemen siyaset olur. Çünkü siyaset herkesle ilişkilidir, herkes siyaset hakkında laf edecek, kanaatlerini ortaya koyacak bir söz dağarına, tercihinin nedenleri konusunda ikna edici bir söz düzenine sahiptir.

terorTerörle birlikte yaşamak öğretici oluyor
Otuz yıllık tecrübe, olayları anlamada ve yerli yerine oturtmada tüm toplumsal kesimlere daha yüksek bir kavrayış kazandırıyor. Siyasetle şiddetin bu kabul edilemez izdivacı, olup bitenlerin kastı ve hedefi konusunda "ürünleri" üzerinden daha derin bir bakışı mümkün kılıyor. "Çıplak gerçeklik" gibi görülenin peçesini indirmek, daha alttakini, en alttakini görmek artık zor değil.

abdullah_gulCumhurbaşkanını seçmede 5 ay gecikildi. Sadece bu beş ayda değil, aşağı yukarı geçmiş iki yılda tartışmalar ağırlıklı olarak cumhurbaşkanlığı konusu etrafında yürüdü. İleri sürülen tezleri hatırlayalım:
Bu meclis cumhurbaşkanını seçemez, uzlaşma olmadan cumhurbaşkanı seçilemez, AK Parti cumhurbaşkanını seçemez, 367 bulunmadan cumhurbaşkanı seçilemez vs. Sürekli olarak seçememeye vurgu yapan bir dil ve bu durumu sağlayacak gizli öznelere atıf yapan pasif bir anlatım biçimi ağırlıktaydı.

byrk"Türkiye Malezya olur mu?" sorusunun arkasında korkudan kaygıdan önce kimliksizlik ve Türkiye'ye güvensizlik var. Bu türden soruları çoğaltmak mümkün... Türkiye Amerika olur mu, Türkiye Avrupalılaşabilir mi, Türkiye İran olur mu? Bu sorular, kendilerine olumlu olumsuz anlamlar yüklense bile sonuçta güvensizlikle malûl bir kolektif muhayyilenin ürünü. Pekala bu güvensizliğin kaynağı nedir?

 

piyasalarModern dünyada ekonomi, geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde karmaşıklaştı, ilgili ilgisiz herkesin hayatı üzerinde derin etkiler yaratır oldu.
Savaşlar hakkında şu söylenir: Ulus devlet öncesi savaşlar hanedanların mücadelesiydi, fakat ulus devletle birlikte bu, ulusların savaşına dönüştü. Böylelikle artık cephe ile cephe gerisi anlamını yitirdi, savaştan herkesin payına bir şeyler düşer oldu. İşte Körfez Savaşı, Vietnam Savaşı, Balkanlardaki trajik savaş yılları... Atatürk "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır." derken modern savaşların bu yönüne işaret ediyordu.

teror_01Acımız çok büyük. Millet olmak, kederde, dertte ortak olmaktır. Şırnak'taki on üç şehidimizin haberi ajanslara düştüğü andan itibaren ülkenin her yanından teröre lanet yağıyor.
Bu gencecik insanlar, hayatın delikanlı çağındaki evlatlarımız vatanın birliği ve selameti için dağlarda, vatana vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin ortak varlığı ve geleceği için kutsal bir görev ifa ediyorlardı. Onları hepimizin kardeşi, hepimizin evladı, hepimizin şehidi yapan ve acıyı ortak kılan bu kutsal görevleriydi.

kibrisCumhuriyetimiz seksen dört yaşında. Seksen dört yıl insan ömrüne sığabilecek bir süre. Halen, kuruluş dönemlerine şahitlik edenlerin hatıralarını kendilerinden dinlemek mümkün.
Öte yandan yeni kuşaklar için Turgut Özal dahi artık tarihî bir figür. Özal öldüğünde doğanlar bugün on dört yaşında. Zaman böyle bir süreç. Seçilen bağlam, zamana ilişkin "eskilik ya da yenilik" duygusu uyandırıyor. Ancak şu var, ülkeler ve milletler için seksen dört yıl ancak bir başlangıç dönemi sayılabilir.
samamcaAmerika'yı ilk çizgi romanlar üzerinden keşfettim. Teksas, Tommiks, Kinova, peşinden Kaptan Swing ve Tom Braks. Bu kitaplara Hollywood yapımı kovboy filmleri eşlik etti. Amerika denildiğinde gözümün önüne sonsuz çöller, altın arayıcıları, kapıları tekmeyle açılan salonlar gelirdi.
Bu salonların tezgâhlarına yaslanmış bellerinden tehdit edici silahları sarkan poker yüzlü insanlar, küçük cam bardaklarda sunulan viskilerini bir yudumda içtikten sonra, ellerinin tersiyle ağızlarını silip yeni bir maceranın kapısını açarlardı.

bayram_01Soranlara, "Bu bayram hızlı geçti", diyorum. Aslında sadece bu bayram değil, daha önceki bayramlar da hızlı geçmişti. Günler, haftalar, yıllar da öyle. Hız çağındayız. Kullandığımız teknolojiler hız bakımından müthiş, fakat belli ki hayatla ilişkimiz de bundan derin bir şekilde etkilenmiş durumda.
Uçaklar, telefonlar, internet bağlantıları sonuçlarını sadece dışımızdaki dünya için sağlamıyorlar, kozmik ritim algımızı da aynı şekilde dönüştürüyorlar.

basortuTürkiye, başörtüsü problemi etrafındaki tartışmaları ilk defa yaşamıyor. Aşağı yukarı son yirmi yıldır bu konu ülke gündeminde. Hatta bu başlığın etrafında Türkiye'nin tüm modernleşme süreçlerindeki birikiminin yeni baştan gözden geçirildiğini, tarihin derinliklerindeki tezlerin, iddiaların yeniden piyasaya sürüldüğünü söyleyebiliriz.
O bildik karanlık/aydınlık metaforlarından tutun "siyasal İslam"ın soy kütüğüne kadar her şey bu bahsin içinde.

12eylulEylül yazın bitişini işaretler. Artık her yeni gün rüzgârın, yağmurun, soğuğun habercisidir. Yaz, eylül ayı boyunca ağır ağır çekilir, ekimde son çırpınışları, insana "hâlâ yaz dedirten" yanılsamaları ile tükenir.
"Her mevsim güzeldir" tesellisi kimi gönüllere sefil bir ferahlık verebilir fakat kışın üzerimizdeki o olumsuz gerçekliğini değiştirmez. Bu zaman dönümlerinin en önemli yanlarından birisi ışığın, somut anlamda aydınlığın hayatımızı terk etmesidir.

medyaTelevizyon, bir "kitle iletişim teknolojisi" olarak, kitle dediğimiz, belirsiz, karışık, farklı pozisyonlara sahip bir hedefe seslenir. Hocanın oradaki varlığı, İslamî konular ve tartışmalar kadar, televizyon yayıncılığının bildik gerilimlerinin de bir sonucudur ve elbette "varlığın başarıyla devamını" sağlayacak bir zımnî sözleşmeyi tüm taraflar bilmektedirler.

gazeteHer Ramazan ayında medya İslam'a etkileyici bir ilgi gösteriyor. Gazeteler özel sayfa ayırmakla yetinmeyip haberlere de çeşitli Ramazan "olayları"nı eklerlerken, televizyonlar yayın akışlarına daha muhafazakâr bir nitelik kazandırıyorlar, ayrıca dinî programların sayısını artırıp, iftara ve sahura yönelik dikkate değer programlar hazırlıyorlar.
Bütün bunlar son derece olağan.

sehitAktütün Karakolu'nayapılan saldırı neticesinde on yedi askerimiz şehit düştü. Şehitlerimize Allah'tan rahmet, ailelerine, yakınlarına sabır diliyorum.
Hepimiz öleceğiz elbette, bu bir zaman işi sadece fakat ölümlerin hepsi aynı sınıfta değil. Yaşı kemale ermiş, vakti saati gelmiş kişinin sıralı ölümüyle aniden, beklenmedik bir şekilde insanoğlunun karşısına çıkan ölüm birbirinden çok farklı.

Yıllar öncesinde Esmeray isimli bir şarkıcımız vardı. 2002 yılında vefat eden bu sanatçının en meşhur icrası "Unutama Beni", "Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım" diye başlardı.
Şimdi bu satırları okuyanlardan yaşları tutanlar o ağır ve içe işleyen müziği hatırlayacaklardır. Esmeray adını kim buldu bilmiyoruz ama önemli olan adın çarpıcı bir şekilde öne çıkışı, ortak şuurdaki olumlu karşılığıdır. Ay gibi kültürel müktesebatımızda özel bir yeri bulunan kavram "esmer" ile birleştirilerek, ten rengini unutturan değil, hayır (zaten gözle görüleni unutturmaya çalışma işi de içinde ırkçılığa dair kimi endişeleri taşımaz mı?) onu avantaja çeviren bir yeni kavrama ulaşılmıştı. Fani yeryüzünü tüm yaratılmışlarıyla birlikte kucaklayan "kendi gök kubbemiz" herkesin payına kardeşçe düşürdüğü ışık kaynaklarının arasına gümüşi ayın yanına böylelikle esmer ayı da katmıştı.

Amerika'nın yeni başkanı Obama'nın seçilme sürecini takip ederken aklıma Esmeray ve onun buğulu sesiyle söylediği Unutama Beni şarkısı geldi. Türkiye coğrafyasında esmer renkli bir vatandaşımızın yıllar öncesinin siyah beyaz fotoğraflarıyla birlikte hatırlanan şarkısı, bağlam olarak, Obama kampanyasının altmışları hatırlatan görsel efektler, şarkılar ve sık sık tekrarlanan "Yes, we can" ile uyuşuyor gibiydi. Seçim sonuçlarının az çok belli olduğu gece yarısı Obama büyük ve coşkulu bir kalabalığa konuşurken, kameralar sık sık gözleri yaşaran bir zenciye odaklanıyordu. Altmışlarında görülen bu zencinin çizgi çizgi olmuş yüzü, Amerika'nın yakın tarihteki tüm hikâyelerinin kendine yer bulduğu bir haritaya benziyordu. Elbette bu yüzün özetlediği, ırkçılığın acı ve utanç verici hikâyesiydi. Tom Amca'nın Kulübesi kadar Martin Luther de oradaydı. Ancak kameraların bize anlattığı, gözyaşlarının artık geçmiştekilerden çok farklı olduğu, yeni şafağı müjdeleyen sevinç gözyaşları olduğu yolundaydı. Onlar Obama'yla birlikte "Yes, we can" diye bağırırken, benim gözlerimin önüne özünde bir aşk şarkısı olan Unutama Beni'nin, Amerikan coğrafyasında kazandığı yeni anlam geliyordu. Unutulmaması istenen, boğazda düğümlenen hıçkırık olan yakın geçmişin anılarıydı, Ku Kluks Klanlar, asılan zenciler, vurulan Martin Luther, "buraya köpekler ve zenciler giremez" diyen yazılardı. Bunlar sadece benim aklıma gelmiyordu, son zamanların gazetelerini, dergilerini, haberlerini takip eden herkes ırkçılık odaklı geçmiş hatırlatmasının nice örneğiyle karşılaşıyorlardı. Bu anlatıların ulaştığı sonuç ise ezilenlerin, zenci olanların dönüşü değildi elbette, onların zenci olarak başkaldırışlarının zafere ulaşması değildi. Obama tabii ki bunu temsil etmiyordu. Deri rengi üzerinden ister istemez hatırlanan bu kırık geçmiş, artık bu tür kategorileri aşan bir büyük Amerika'yı ifade ediyordu. Obama'nın seçilişi ne zencilerin zaferi, ne beyazların artık ırkçı olmadıklarının ispatıydı, bütün bunlardan bağımsız olarak, artık böyle kriterleri dikkate almayan bir yeni dönemin işaretiydi. Evet, bütün bunlar çağrışımlar, yorumlar...

J. Campbell mitlerle ilgili ilginç bir söz eder. Ona göre rüya kişinin miti, mit ise toplumların rüyasıdır. Miti, söylenceler, efsaneler olarak alırsak, mit olarak teşekkül eden anlamların rüyaya benzer bir amorfluğu bulunduğunu, gerçekliğin ifadesi olmaktan çok işin içine arzuların, beklentilerin, temennilerin karıştığı bir üretim olduğunu teslim etmek gerekir. İlkel toplumlarda mitler hayatın yaşanmasında ve anlamlandırılmasında çok önemli roller üstlenmişlerdi, bugün modern zamanların karmaşık, daha dünyevi toplumları için de durum değişmiş değil. Şimdi de "mit" olduğunu söylemeyen "mitler" var. Amerika'daki zenci karşıtı hareketlerin zencilere ilişkin ürettikleri aşağılayıcı anlam repertuarı böyledir. Obama'nın elde ettiği zafer yorumlanırken, bunun ırklara, sınıflara, Amerikan değerlerine dair farklı okumalarının yapılabileceği malum. Ama platformun üstündeki esmer tenli kişi, her gruba kendi mitini oluşturması, birbiriyle çelişir anlamlar taşısa da birçok yeni mitin yan yana ortaya çıkması için ilham veriyor.

O, kameraların sık sık kendisine zum yaptıkları yaşlı zencinin gözyaşları hangi mitlerin karşılığıydı acaba? Obama tüm kampanyası boyunca zencilere yönelik en ufak özel bir göndermede bulunmazken, Amerikan tarihindeki ırk mevzularının böylesine öne çıkışları toplumsal belleğe kayıtlı hangi mitleri harekete geçirmişti? Görülenler ne tür rüyalardı?

Öyle anlaşılıyor ki siyaset, önemli ölçüde toplumları yeni rüyalara uyandırma işiyle ve bu yönde yeni mitler oluşturabilme kapasitesiyle alakalı. Obama, sesindeki hakimane ama dokunaklı tını, ten renginin verimli mitler oluşturulması için ambiyans yaratan niteliği, konuşmalarındaki herkesi daha derinden kucaklayan ontolojik göndermeleri ile başarısını taçlandırmasını bildi. Martin Luther'in 'I have a dream (Bir rüyam var)' sözü Obama'nın varlığıyla birlikte 'Yes, we can'e bağlanırken soyut, ama gücünü hem bundan hem de Amerikan tarihinin çok katlı anlamlarından alan baştan çıkartıcı bir söylem oluşturuldu.
Başkanlık yarışı bunlardan mı ibaret? Değil elbette. Medya Demokrasisi'nde Thomas Meyer göz önündeki ışıltılı, ayartıcı söz ve görüntülerden oluşan başkanlık kampanyasının bir de "arka planı" olduğundan bahseder. "Delegelerin ve kameraların menzili dışında yan odalarda adayın sırdaşları büyük şirketlerden ve çıkar gruplarından gelen bağışları kabul ederler ve onların "dertlerine" kulak vermeye söz verirler... Bağışta bulunanlar siyasal aktörlerin güç edinmelerine yardım etmenin karşılığında, çıkarlarının kollanmasını güvenceye alırlar. Seçim kampanyasının büyüsü dağıldıktan sonra gerçekte yapılacakların çoğu burada, medya sahnesinin arkasında gerçekleştirilen bu küçük alışverişlerin seyri içinde kararlaştırılır." Arka planda yer alanların herhalde rüyalara ve mitlere karınları toktur. Çıplak gerçek çıkarlar, somut alışveriş her tür rüyayı dışarıda bırakıyor olsa gerektir.

Gelelim Esmeray'ın ima ettiği meseleye. Bizim tarihimizde ne WASP'ın benzeri ne de Ku Kluks Klanlar var. Modernleşmenin sancılı ve sarsıntılı sürecinde kimi seçkinlerin halk katında yankılanmayan bazı "ırkçı" beyanları ve farklı okumalara müsait olaylar mevcut. Esasen demokrasinin yokluğu o seçkinleri böylesi laflar edebilmelerinde, olaylara müdahalelerde "halk ne der?" kaygısından kurtarmış olmalıdır. Obama üzerinden Kürt sorununu yeniden düşünenler, bu analojiden sonuç çıkartmada mütekabil okumaları abartmamalıdırlar. Kürtlerden oy alan iki partiye bakın. Biri AKP diğeri DTP'dir. Fakat AKP bütün Türkiye'nin partisidir. Demek ki Türkiye'de kimliğiyle birlikte olsa da öne çıkacak kişinin siyasi var oluşunu yerleştireceği bağlam hâlihazırda AKP'nin ifade ettiği değerlerdir, DTP'nin değil. Bu kişinin kimliği söz konusu olunca akla sadece "Kürt" gelmesin. Türk için de durum budur.
M. NACİ BOSTANCI   -   12.11.2008

Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı bundan elli sene önce Kasım 1958'de vefat etmişti. 2 Aralık 1884 tarihli doğumu hatırlandığında, "hayat denilen şey"in kasım-aralık arası "bir şey" olduğuna dair bir bilgeliği de geride bıraktığını anlıyoruz.
Büyük şairler herkesin hayatında bir şekilde kendilerine yer bulan, onların kimliklerine dokunan, duruşlarına, edalarına kendi okumalarından kimi anlamları taşıyan insanlardır. Tıpkı diğer büyük sanatkârlar gibi şairler de bunu toplumun ortak hislerini, hallerini, yaşayıp da dile getiremediklerini anlatarak yaparlar. Ancak bu anlatım tam da hayatın dili olan şiirle yapıldığı için "şeylerin" o belirsiz, "oralarda bir yerlerde" dönüp duran hakikatine tekabül eder. Böylelikle söz, analitik dile indirgenemez, esinleyici, büyüleyici, içine kişisel hikâyelerin yazılabildiği bir ortak kucaklayıcılıkta insanla buluşur.

Ben Yahya Kemal'den ilk, altmışlı yılların sonuna doğru ilkokulu bitirirken haberdar oldum. Yaşadığımız on bin nüfuslu kasabanın sayılı eğitim kurumlarından birisi olan okulumuz barakadan bozma bir binadan ibaretti. Beslenme saatlerimizde Amerikan süt tozundan süt, unundan ekmek verilirdi bize. Demek, çocuklarını dahi besleyemeyen bir ülke durumundaydık. Kasabanın küçük meydanında birkaç bakkal dükkânı vardı, vitrinlerini süsleyen malların bugünün vitrinlerinde yer alanlarla hiçbir şekilde mukayese edilmesi mümkün değildi. Çukurlarla dolu asfaltımsı yol, gece on iki olduğunda mazotla çalışan santralin kapatılması dolayısıyla kesilen elektrik, yedi, sekiz numaralı lambalara emanet edilen aydınlık, pencerelerdeki basma perdeler, yollarda tek tük ağır aksak giden motorlu araçlar... Okuduğum kasabayı anlatan bu birkaç cümle, aslında bir küçük kasabalar ülkesi olan o dönem Türkiye'sinin bir özetidir. Böyle bir ortamda Yahya Kemal'in o şiirini okudum: "Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik/Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle/Bir yaz günü Tuna'dan geçtik kafilelerle." 58'de vefat eden şairin Türkiye'si herhalde benim şahit olduğumdan daha dramatikti. Ancak, imparatorluğun ihtişamını yaşamış, peşinden gelen acılı günlerin şahidi olmuş şair, bu yoksul ülkenin ufkuna sözlerden bir ok atıyor, o kasabaların okul sıralarındaki çocuk kalplerine ulaşıyordu. Bize, dev gibi bir orduyu yenen o bin atlı akıncının pekâlâ bugün de mümkün olabileceğini, yeter ki büyük rüyaları unutmamak gerektiğini hatırlatıyordu. Elbette ata atlayıp kılıcımızı çekecek değildik, o şiirdeki akıncıyı zamanın ruhu içinde yeniden hayal ederken ona nasıl benzeyeceğimiz artık bize aitti.

Ülkelerin ileriye doğru yürüyüşlerinde kimlerin payı olduğu sorgulanırken buradan çeşitli mesleklere katkılar çıkartılır. Siyasetçi, öğretmen, hukukçu, üretici, işçi, memur vs... Ancak bu didaktik dil alanındaki akıl yürütmenin atladığı en önemli husus, şairlerin, sanatkârların payıdır. Bu pay diğer meslek erbabının katkısı gibi kendini aşikârane göstermez, sanki illiyet bağları içinde yok gibidir, ancak insanın hayatla ilişkisindeki o mahrem, o üstü kapatılmış, o derinden derine işleyen hikâyesine ulaşıldığında sanatçının payı anlaşılabilir. Yahya Kemal'in kim bilir hangi şiirleri, nasıl bir bağlamda bu ülkenin çocuklarının kalbine ve aklına işlemiş, onların karakterlerini biçimlendirmiş, onların daha kararlı, daha inançlı koşmalarında kanat olmuştur? Bu "derin katmanlardaki nüfuz ediciliğe" ulaşmak için herhalde Proustvari bir işçiliği insanlara uygulamak, hatta kimilerinin hafızalarında artık çok uzak hatıralara dönüşmüş olanları dahi bu yolla açığa çıkartmak gerekir.

Yahya Kemal'in şiirlerini ve yazılarını okuduğum çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinde, ondaki millet ve tarih şuuru sebebiyle kendisini bu toplumun politik kadastrosunda özel bir yere yerleştirir "bizim" sayardım. Bizler, "millet ve tarih" konusunda ötekilerle anlaşamayanlardık. Fakat zaman geçip ötekilerin de "bizim" olduğunu kavrarken bir hususu daha fark ettim ki, bir ülkenin büyük sanatçıları hiçbir şekilde belli bir kadastroya sığdırılamazlar, sadece birilerine ait olamazlar. Onlar, politik olduğu kadar, toplumsal, ekonomik farklılıklar itibariyle de aralarına mesafeler girenleri eserleri üzerinden denk kılan, aynı iklimde buluşturan insanlardır. Yahya Kemal'in şiirlerinin birbirinden her bakımdan farklı insanlarca nasıl aynı duyarlılık ve kavrayış ile okunduğuna şahit oldum. Onun şiirlerini bu coğrafyanın kadim sesiyle buluşturan Münir Nurettin, herkesin şahit olduğu bu bağlam ortaklıklarının aşkın tecrübesini sağladı. Herhalde birçok kişi o şarkıların farklı kesimlerden insanlarca nasıl icra edildiğini, o mucizevi kutsal iklimin nasıl hep beraber solunduğunu defalarca görmüştür.

Milletin ruhuna tercüman olmak
İnsanlar "ilkel" atalarından bugünkü "modern" dünyaya geçmiş olmakla birlikte, bazı temel pratikleri belki biraz kılık değiştirmiş bir şekilde sürdürmektedirler. Bunlar en temelde doğum, ölüm gibi büyük olayların karşısındaki toplumsal pratiklerdir. Doğum ve ölüm hem kişisel hem kolektif hayatın anlamını tayin eder. İşte büyük şairler, doğum ve ölüm gibi bizde duygusal istikrarsızlıklar yaratan halleri de eserleriyle uyuma çeviren insanlardır. Yahya Kemal de şiirleriyle hayatı ve ölümü güzelleştirmiş, bu ülkenin insanlarının her ikisini de bilgece karşılamalarını sağlayan birikime önemli bir katkı sağlamıştır. Sözleri Y. Kemal'e ait olan o şarkıyı herhalde bilmeyen yoktur: "Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç/Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç/Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile/Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle" Bu şarkıyı hep bir ağızdan söyleyen insanların o teselliyi reddedip ölümü saygıyla karşılayan hal ve jestlerinin söz ve müzikte nasıl tecelli ettiği herkesin malumlarıdır.
Y. Kemal milletin ruhuna tercüman olmanın gücünü, bu milletin tarihî birikimine ve varlığına duyduğu derin sevgiden alır. Böyle bir sevgi olmaksızın o şiirlerin yazılması mümkün değildir. Fakat şimdi burada zikredeceğim mısralar bu sevgiyi ölmez bir şekilde taçlandırmışlar, "milletin tam da söylemek istediğini" dile getirmişlerdir: Şair bir gece Üsküdar'ın ışıklarına uzaktan bakarken mırıldanır: "Karşımda köhne Üsküdar'ın dost ışıkları/ Kimlersiniz? Ya bağrı yanık kimselersiniz./ Yahut da her sabah uyanık kimselersiniz/ Dünya yüzünde bir sefer olsun tanışmadan/ Öz çehrenizle sizleri görmekteyim her an/ Eksilmesin bu mutlu şefkatler şu ülkeden/ Sizlersiniz bu anı ışıklarla Türk eden/ Kalbim, kanım, dilim ve mizacımla sizdenim/ Dünya ve ahrette vatandaşlarım benim." Dünya ve ahrette vatandaşlarım benim, sözünün üzerine artık herhangi bir söz söylenmez.

Yahya Kemal şimdi İstanbul'da ebedi istirahatindedir. Başucundaki kitabesinde Rindlerin Ölümü yazılıdır. Şairin dediği gibi: Ölüm asude bahar ülkesidir her rinde/Ruhu her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter/Ve serin serviler altında kalan kabrinde/Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter...

M. NACİ BOSTANCI   -   03.12.2008

turk-kurtİnsanlar kendi bilgilerinin ve bilinçlerinin içinden dünyayı görürler. Ancak hayatın toplamına ilişkin gerçeklik duygularını yitirmemek için arada başkalarının, ötekilerin halleri üzerine de düşünürler.
Takdir edersiniz ki bu "düşünme" dışarıdan bakışın kendine has eksiklikleriyle maluldür. Aynı işi görme esası üzerine kurulu bürokratik hiyerarşinin çeşitli basamaklarında yer alan insanlar bile, zincirin diğer halkalarının aklını ve ilişkilerini tam kavrayamazlar. Böyle yerlerde akıllı kişi, kendi aklını başkalarının aklıyla destekleyen, onların akıllarını da icraatına katmasını becerebilen kişidir. Bu, özel bir çaba ve biraz da bürokrasinin o kendine has törensel yapısıyla çelişir şekilde "eşitlikçi" ilişkiler gerektirir.

muhsinBP Genel Merkez binasının en üst katında oturuyoruz. "Biz" dediğim, seksen öncesinde Ülkü Ocakları'nın genel merkezinde çalışmış olan kişiler. Seksenden bu yana yirmi dokuz yıl geçmiş. Ama aradaki yılları bir anda silip bizi seksen öncesine götüren Muhsin Yazıcıoğlu'nun yaşadığı kaza.
Dramatik anlarda "biz"leri böylesine seksen öncesi yıllara savuran nedir? Belki "ölüm kalım" gibi ancak seksen öncesine ait olan, sonraki yıllarda yüzleşmediğimiz o duygu. Olağan zamanlarda da geçmişe yönelik dikkat ve muhakeme oluyor herkeste ama kimi anlar bir anda aradaki yılları yaşanmamışa çeviriyor, "biz"ler birdenbire kendimizi otuz yıl öncesinin o tozlu, o siyah beyaz atmosferini, ama aynı zamanda kardeşlik ruhunu solurken buluyoruz. Bu "kardeşlik ruhu" mühim. Niçin öyle olduğunun üzerine çok laf söylenebilir ama duyarlılıklar bütün bu lafların daha ötesinde bir yerde kendi gerçekliklerine ilişkin parlama anlarıyla varlıklarını sürdürüyorlar.

Bizler, otuz yıl önce sakalları yeni yeni çıkmaya başlayan, avuçlarında küre-i arzı çevireceklerini hayal eden, dünyaya karşı cüretkâr bizler, bugün yaşanmışlıkların öğrettikleriyle daha sakin ve daha ağırbaşlı gibiyiz. Bazen, yıldızın parladığı anlarda, yılların tecrübesiyle gençliğin cüretini birleştirme girişimlerimiz olmuyor değil. Ama biliyoruz ki bunu en iyi, en güzel, en örnek şekilde yapan insan, şimdi karın ve sisin altında, şimdi insanın değerini bilmeyen, canlıları ve cansızları kendi hoyrat karakterinde benzeştiren zalim tabiatın içinde. Eldeki bilgiler her türlü ümit girişimini daha baştan akamete uğratacak nitelikle olsa bile, Yazıcıoğlu'nun kimliğine, kişiliğine ilişkin zihnimizdeki imge, onun dünyevi şartları tersyüz edecek kapasitesini hatırlatıyor bize. Bu umutla umutsuzluk arasında savrulduğumuz zamanlarda bu hatıralara güvendik. Hayatı boyunca en zorlu şartlardan sağ salim çıkmış, güçlüklerle baş etmiş, fizikî kurallara direnmiş bu kişinin öyle kolay bir şekilde pes etmeyeceğine inanmak istedik. Kimse onun vefat etmiş olabileceğine dair ihtimaller üzerine konuşmak istemedi tabiatıyla, ruhani bekleyiş kendisine akılcı dayanaklar oluşturmaya çalıştı.

BBP'nin önünde gece gündüz sürekli bir kalabalık bekledi. Gergin yüzler, yaşaran gözler, içilen sigaralar... Binanın önünde seyyar çay ocakları kuruldu. Televizyon kanallarının naklen yayın araçları da oradaydı. Olağanüstü bir haber trafiği vardı. Ankara'da da sıcaklık geceleri eksilerde geziyordu. Üşüyenler daha bir sarılıyorlardı paltolarına. Üşümekte sanki mistik bir özdeşleşme duygusunun yankısı vardı. Maraş'taki o dağlık yerde üşüyenlerle ahlaki bir dayanışma söz konusuydu. Muhsin Başkan ve yol arkadaşları orada karın, soğuğun altındayken burada biz sıcak evlerimizde olamayız! Görüntünün özeti buydu. Aynı tablo Türkiye'nin başka yerlerinde de mevcuttu. En çok da Maraş'ta kaza mahalline yakın yerlerde Yazıcıoğlu'nu ve arkadaşlarını kurtarmak amacıyla bölgeye gelmiş sivillerde bu duygu tecelli ediyordu. Onlar sırtlarında incecik elbiseleri ve ayaklarında iskarpinlerle koşmuşlardı. Her türlü tabiat şartına meydan okuyan bir sevginin açıklaması bu. Akli değil ama kalbi. Soylu ve göz yaşartıcı. Kazanın ardından Türkiye'de ortaya çıkan tablo Yazıcıoğlu'na yönelik sevginin ve takdirin siyasal rakamlara indirgenemeyeceğini gösterdi. Kendisi bir yerlerde öyle demiş: "Bizi sevenler bize oy verseler sonuç bambaşka olur." Sevmek ve oy vermek demek ki bazen aynı yerde buluşmuyor. Bu millet kimilerine kalbini kimilerine oyunu veriyor. Eğer böyle bir kaza yaşanmamış olsaydı, Yazıcıoğlu'na, kişiliğine, neler yaptığına dair bilgiler medyada iki üç satır, iki üç görüntüden ibaret olacaktı. Kaza, arka planda yaşananları, onun hayat çizgisinde nelerin olup bittiğini öne çıkarttı. İnsanlar gördüler ki, Yazıcıoğlu'nun hikâyesi, siyaseti, insanlık anlayışı kendilerinin hikâyesi. Yaşanan Anadolu'nun ta kendisi... Helikopterle son yolculuğuna çıkmadan önce adını kimselerin duymadığı bir kasabadaki mitinginden görüntüler verildi. Metropollerde yüz binlerin katıldığı, bol bayraklı, pankartlı, bir büyük şehrin bağrına yaslanmış mitinglerden ne kadar farklıydı. Bir bakıma o mitingleri bir Hollywood yapımı gibi düşünürsek, kasabadaki o miting bu topraklara ait bir sahihlik taşıyordu. Defalarca ekranlara getirilen, adeta katılanların her birinin kasketinin, yüz çizgilerinin, uzaklara bakışlarının ayrıntılı bir şekilde verildiği o miting, bu coğrafyanın ortak kimliğinin resmiydi.

Oradan ayrılırlarken parasını hep birlikte ödeyerek kiraladıkları bir helikoptere binip gittiler. Alın terlerinin, emeklerinin, her kuruşu helalinden kazanılmış paralarının karşılığıydı. İnsanlar bunu gördüler. Yazıcıoğlu'nun farklı zamanlarda yapmış olduğu konuşmalar getirildi ekranlara. Şimdi herkes daha bir can kulağıyla dinledi söylenenleri, arkasındaki anlamları çoğalttı, söylediklerinin ruhuna nüfuz etmeye çalıştı. Şiirini dinlediler. Üşüyorum, diye biten şiir bugün yaşananla canlı bir kesişme taşıyordu. Adeta Yazıcıoğlu'nun hayatına ilişkin her anlatı, "yoğun kar yağışı" ile sonlanan bir bağlama yerleştirilip oradan anlaşıldı. Siyasetin, hesapların, oy oranlarının hiçbir öneminin bulunmadığı insani bir bağlamda okundu yeniden her şey. Öyle olduğu için de siyasal sınırlar anlamını yitirdi. Başka partilerde olan, hatta tahayyülleri itibarıyla sanki Yazıcıoğlu ile hiçbir düzlemde buluşamayacak gibi görülenler dahi siyasetin bu derinliklerinde yaşananlardan ne kadar ortak duyarlılıklar çıkartılabileceğini gördüler ve içlerinin acıdığını hissettiler. Anadolu'nun insanlarını daha bir dikkatle Yazıcıoğlu'na çeken en önemli hususlardan birisi de, ayrıntıları gün ışığına çıktıkça şahit oldukları onun soylu romantizmiydi. Romantizm derken kastım, "siyasal gerçeklik" adına çeşitli meşrulaştırmalarla kimi yaklaşımların evcilleştirilmesine prim vermemesi, her vakit kıblesini dosdoğru bir şekilde tutmaya çalışmasıydı.
Seksen öncesi ülkücülerini sembolize eden en önemli resimlerden birisi, kar altında bir cenazenin kaldırılış resmiydi. O resmin yanında Abdürrahim Karakoç'tan bir dörtlük bulunurdu: Ellerin yurdunda çiçek açarken/ Bizim ele kar geliyor kardaşım/Kimler çizmiş bu hududu gönlüme/Dar geliyor dar geliyor kardaşım. Ortak haleti ruhiyenin resmiyle örtüşen bir son yaşamıştır Yazıcıoğlu. Tıpkı o resimdeki kar yağışı gibi bir yağışın altında son yolculuğuna çıkmıştır. Kazanın ardından tüm siyasi partilerin seçim çalışmalarını bırakıp acıda ortak olmaları önemlidir. Bir toplumu bir arada tutan değerler vardır, ortak duyarlılıklar vardır. Yazıcıoğlu, yaşadığı kazayla bu duyarlılıkların hatırlanmasına vesile olmuştur. Bizim siyasi tartışmaların, gerginliklerin, hesapların ötesinde ortak bir gök kubbemiz olduğunu hatırlatmıştır bize. O şimdi bu gök kubbenin en tepesinde parlayan bir çoban yıldızı olarak ebediyettedir. Allah'tan ona ve yol arkadaşlarına rahmet diliyorum.

M. NACİ BOSTANCI   -   01.04.2009

konficyusBilge insan, üstat Konfüçyüs girdi rüyama. Yarı karanlığın içinde yüzünü zorlukla seçiyordum. Bir elini Çin'e doğru uzatıp Sincan bölgesini işaret etti. Gölgeler oynaştı, ellerinde demir sopalar, baltalar, küreklerle güvenlik güçlerinin ilgisiz, hayır hayır, sırtlarındaki üniforma dolayısıyla destekleyici, daha bir tahrik edici bakışları altında Uygurlara saldıran Çinlileri gördüm.

Demir kana bulandı, parçalanan bedenler lincin büyüsüne kapılmış kalabalıklarda vahşi bir coşkunluk doğurdu. Daha fazla kan, daha fazla ölüm için cadde boyunca koşmaya başladılar. Uğursuz bir ırmak gibiydiler.

Üstat, acı ve çaresizlik içinde konuştu: "Hiçbir şey eyleme geçen cahillik kadar korkunç olamaz." Kalabalık akıp giderken baltaya karşı kelimeler, soysuzluğa karşı asalet, vahşete karşı insanlık değerleri bu kadar zayıf kalabilir mi diye düşündüm. Bir yanlışlık olmalıydı bunda. İki bin beş yüz yıldır Konfüçyüs'ün sözlerinin söylendiği, okunduğu, ondan hayat ilkelerinin çıkartıldığı bir toplumla bu resmi üst üste koydum, uyumsuzluğa bir isim bulamadım. İnsanın karanlık yanı, ırk, dil, din farklarını bahane eden çıkarcılığı bir kez daha kanlı çehresiyle kendini ortaya koyuyordu.

Üstat dedim, herkes seni bir Çinli bilge olarak biliyor, şu resme baktığında sen kendini hangi soydan görüyorsun? Üstat, soyun sadece ten rengi, göz biçimi, kullanılan dilden ibaret olmadığını biliyordu elbette. Sözlerini sadece Çinlilere değil bütün insanlığa söylemiş, her vakit adaleti vurgulamış olan Konfüçyüs'ün cevabı açıktı: O şimdi bu resmin karşısında, bu katliamın, bu vahşetin karşısında bütün varlığıyla ve kalbiyle bir Uygur'du. "Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde o şeyden yana çıkmazsan korkaksın demektir." diyen üstat, elbette korkak bir şekilde davranmayacaktı. Bütün olup bitenleri küçük hesapların, çirkin politikanın aynasında gören yöneticiler için de bir sözü vardı: "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa o yerde güneş batıyor demektir." Sincan'da dökülen Uygur kanı orada batan güneşin kızıllığıyla birleşirken küçük hesapların sığ sularını da sahipleri için tarihte nice örneğinin olduğu bir mezar yerine dönüştürüyordu.

Konfüçyüs ile bir Çin fenerinin altında oturduk. Kâğıttan süzülen sarı ışık gecenin her şeyi örten harmanisi altında yitip giderken sözleri tüketen solgun yansımasında bir Çin tiyatrosunun soluğunu duyuyorduk. Yüzleri siyaha boyalı insanlar bir rüya gibi geçtiler yanımızdan. Bir kırmızı bez, hışırtıyla dolaştı gecenin içine doğru. Yaralı bir gırtlaktan ağır ağır hüzünlü bir müzik yükseldi. Sözler uzak ülkelerin eski kederlerini yeni yaralarla birleştiriyordu. Konfüçyüs, bir Uygur türküsü, dedi, siz uzaktan geldiniz, bilemezsiniz. Yabancılık ve yakınlık zihinde ve gerçeklikte böyle farklı olabiliyordu işte. Ama komşu komşunun kanına girerken çok uzaklardaki ben, Uygur kardeşlerime nefesleri kadar yakındım. Hayatı aynı kelimelerin sırrının içine gömmüştük. Bundan daha ötede, Urumçi sokaklarında yaşananlar dolayısıyla, insanlığı ortak acılarda birleştiren, yakınlaştıran, kardeş kılan bir hali paylaşmıştık.

Çin tiyatrosunun içinde bir Uygur türküsünün anlamı nedir, diye düşünürken, üstadın sesini duydum: Soylu sanat her yerde zayıfın, sesi bastırılanın, acı çekenin dilidir, şimdi burada olduğu gibi. O mu Türkçe konuşuyordu ben mi Çince anlıyordum, yoksa bambaşka bir lisanı mı paylaşıyorduk, çıkaramadım. Sonra bilge insanın eski bir sözünü hatırladım: "Konuşmaya değer insanlarla konuşmazsan insanları, konuşmaya değmez insanlarla konuşursan kelimeleri yitirirsin. Sen öyle biri ol ki, ne kelimeleri ne de insanları yitir." Anladım ki Urumçi sokaklarında Uygur kanı dökenler aslında hem insanlıklarını hem de kelimeleri yitirmiş varlıklardır. Yoksa yerde yaralı yatan Uygur'a en ölümcül darbeyi vurmak için elindeki baltayı kinle kaldırmış olan fotoğraflardaki o Çinli gerçek olabilir miydi? (Orada olmak ve o baltayı tutmak isterdim.) Bir başka köşede yerdeki kurbana bir tekme de kendisi indirebilmek için koşturan Çinlinin insanlığı ya da kelimeleri var mıdır? (Linç tutkusuyla koşturanlar, risksiz bir eylemin konforunda kan dökme hırslarını tatmin etmek isterler. Benzeri bir mukabeleyle karşılaştıklarında ise "gerçeğe uyanırlar" ve onlardan daha hızla kaçacak başka bir korkak bulamazsınız. O korkaklığı görmek ve göstermek isterdim.) Başlarından birer kurşunla vurulmuş Uygurlar, herhalde herkese Çin usulü o resmî infazları hatırlatmıştır. Böylesine profesyonelce cinayetlerin sokaklarda dolaşan ve her cinayete ortak olmak isteyen, üstelik kurbanlarının tüm bedenlerinden kan akıtmak isteyen kalabalıklarca işlendiğini kim söyleyebilir?

Gözümün önünden hiç gitmeyen o katliam resimlerine dalmışken üstat sessizce kayboldu. Kendimi birden çocukluk çağımın bir romanının içine düşerken buldum. Bir yurt odasında otururlarken eski bir kitabın okunmasıyla bir anda bin üç yüz yıl öncesine giden öğrencilerle beraberdim. Kopuzu, çadırı, kılıç yaralarıyla çentilmiş sert yüzleri ben de gördüm. 621 yılının o yaz gecesini hepsiyle birlikte ben de yaşadım. Geniş çayırlara dağılmış atlar, Yüzbaşı İşbara Alp, Onbaşı Yamtar, Çalık, hepsi oradaydılar. Sonra fırtına ve tufanla birlikte sele kapıldığımızda o insanların birbirlerinin hayatı için nasıl kendi hayatlarından tereddütsüz vazgeçtiklerini yeniden hatırladım.
O hüzünlü "Bozkurtların Ölümü"nün girişi böyleydi. Urumçi sokaklarının şahit olduğu gibi bir halkın bastırılmasına, yok sayılmasına dair tüm görüntülerin, çığlıkların, haykırışların, gözyaşlarının aklıma hep o romanı getirmesi tuhaf mıydı? Hayır! Bozkurtların ölümü bir kez daha yaşanıyordu. O romanın ikinci cildi ise bugün dahi birçok çocuğa isim olmuş birisinin, Kürşad'ın Çin sarayını basmasıyla başlıyordu ve adı da "Bozkurtların Dirilişi"ydi. Urumçi sokaklarındaki ölüm de aynı zamanda dirilişi seslenen bir arka planla birlikte hayattaki yerini almıyor muydu?

Bugün Urumçi sokaklarına bakanlar, ölümü takip edecek dirilişin insanlığın vicdanında boy verecek bir diriliş olduğunu düşünüyorlar. Kürşadlar, kılıçlarının keskinliği kadar bilgeliği de uhdelerine alarak yürüyecekler. Onların yol arkadaşlarının arasında ise insanlığın büyük ahlâkçılarıyla birlikte Konfüçyüs'ün çocuklarının bulunması hiç şaşırtıcı olmayacaktır.
NACİ BOSTANCI   -   15.07.2009

turk-kurtMilliyetçilik, insanın tarih yolculuğunda bir uğrak. Kendisinin iddia ettiği sahihlik ve ebedîlik ile tarihsel kategori olma elbette çelişmektedir. Fakat en azından ona hayat kazandıran, onu anlamlı kılan dinamikler var olduğu sürece mütevazı ölçülerdeki sahihliğini sürdürmeye devam edeceği muhakkaktır.
Kaldı ki insanoğlunun anlam atfettiği, hayatına taşıdığı milliyetçilik karşıtı ya da milliyetçiliğin yerine ikame ettiği değerler de aynı kodda yer alır. Milliyetçi olmayalım evrensel olalım, insan olalım, halkların dayanışmasını esas alalım, gibi değerlerin zemini de tarih ırmağının akışında "bir yerlerde"dir. Onların sahihliği üzerine söylenecek sözler de "kabul"e dayanır.

Millet kavramını tarihte geriye götürme imkânı, içeriği konusundaki titizliğinizle yakından alakalıdır. Sadece kelimenin telaffuzunu esas alıyorsanız, hayli gerilere gidebilirsiniz. Çünkü "bir söz" anlamına gelen bu kelimeyi, aynı sözü paylaşan, dolayısıyla tarihin her devrinde rastlanacak topluluklar manasında kullanırsanız, insanlığın dünyadaki macerasıyla yaşıt gibi dahi düşünebilirsiniz. Ancak az çok günümüzdeki milletle bağdaşık, onun anlamlarını yankılayan bir ortaklık üzerinden geriye gitmeye kalkarsanız, milliyetçiliklere çok uzun bir geçmiş oluşturma imkânınız kalmaz. Takdir edersiniz ki; "aynı millete mensup olma" hali yoğun bir haberleşmeyi, iletişimi gerektirir. Bu yetmez, böylesine bir iletişimi gerekli, haklı, işlevsel kılacak bir sosyoekonomik düzen kaçınılmazdır. Bu da yetmez, milletin milletine çağrısını oluşturan ruhaniyetine yönelik güçlü bir literatürün varlığı elzemdir.

Öte yandan şunu unutmamak önemlidir: Toplulukları birbirine bağlayan, onları belli bir ölçek üzerinden anlamlı bir birlik haline getiren siyaset ve onun türevi olarak ortaya çıkan iktidardır. Milletle iktidar arasında anlamlı bir bağ yoksa yine "millet" kelimesi muallakta kalır. Bu iktidarın mutlaka "gerçek" olması gerekmez, iktidara yönelik etkili bir talebin varlığı da yine milletin millet olma haline güçlü bir dayanak verir. Nitekim bazen yeni sömürgeler oluşturmak isteyen ülkelerin çocukları bu macera içinde, bazen ise onlara toprakları için direnenler yaşadıkları süreçte millet olmayı iliklerine kadar duyarlar. Her iki halde de iktidarın ne kadar belirleyici bir rol oynadığı ortadadır.

Millet, milliyetçilik nihayet millî devlet modern zamanlara kayıtlı olarak bir zincir oluşturmuşlar, bütünleşmişlerdir. Hız, sanayileşme, şehirleşme, ticaret, hareketlilik, nüfus artışı, yabancılaşma vs. gibi olgular insanı bildik alışkanlıklarından, yerinden yurdundan koparmış, tabir caizse "evinden kovmuştur". Milliyetçilikler, değişen sosyal zeminin rüzgârında milleti yeniden telaffuz ederek, evinden kovulan insanlara, bu yerkürede yeni bir ev sunmuştur. Elbette milliyetçilik bunu yaparken bir "icattan", "yeni bir durumdan" bahsetmemiş, yitik milleti ihya etmenin hikâyesini dile getirmiştir. 19. yüzyılda heyecan verici teorisyenleri olmamasına rağmen milliyetçiliğin niçin bu kadar yaygınlaştığı, arkasına kitleleri taktığı, nihayet en yaygın siyasal proje olarak hayata geçtiği öteden beri sorgulanır. Açıkçası bunun en önemli nedeni, milliyetçiliğin özel, cerbezeli bir okumayı gerekli kılmayacak derecede bir gerçeklik olarak insanlara görünebilme niteliğidir. Onun filozofları doğrudan doğruya modern zamanların karakteristikleridir. Sadece sanayileşmenin yarattığı herc ü merc bile milliyetçiliğin bereketli bir toprağı olarak zikredilebilir.

Bugünün milliyetçiliğinin en bariz vasfı, milletle devleti özdeş düşünmesidir. Ancak bu önemli bağ, gerek küreselleşmenin yeni sınırları ya da sınırsızlığıyla, gerekse millî devletlerin vaadi olan homojen toplum oluşturma talebindeki hüsran sebebiyle baskı altındadır. Küreselleşme, sadece ekonomide değil toplumsal hayatta, hukukta, değerlerde siyasal sınırları aşkın güçlü anlam dünyaları, siyasal eğilimler oluşturmaktadır. Artık, milletin devleti veya tersinden okunursa devletin milleti kendi başına bu dünyada bir "kurtarılmış ada" olamıyor. Millî devletin "kayıtsız şartsız egemenliği" ciddi meydan okumalarla ve nihayet sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Öte yandan dünyanın hiçbir yerinde homojen millet yoktur. Yakın geçmişte "o milletten olmayanlar" şimdi "başka bir millete ait oldukları" hissini ve aynı zamanda siyasal taleplerini çok daha yüksek sesle dile getirmektedirler. Günümüz dünyasında milliyetçilerin tüm bu değişimler esasında cevap vermeleri gereken hayatî sorular vardır: Bir milliyetçi diğer milliyetçiliklere nasıl bakacaktır? Benim milliyetçiliğim doğru, bu "bizim çıkarlarla" ilgilidir, o yüzden başka milliyetçiliklere hayat hakkı tanınamaz, diyen bir çifte standart anlayışla mı davranacaktır? Yoksa kendi durduğu yeri haklılaştıran değerlerin aynısının diğer taraf için de söz konusu olduğunu kabul ederek, başka milliyetçilikleri de en azından meşru ve haklı mı görecektir? Hemen peşinden, bu meşruluğun ve haklılığın sınırları ne olacaktır? İkincisi, millî devletler homojen bir halk oluşturamadıklarına göre, "yabancı"ların oradaki hayatları, kendi milletleriyle ilişkileri, bunun siyasal anlamı nasıl teşekkül edecektir? Üçüncüsü, başka milliyetçiliklerle bir arada, aynı çatı altında yaşayabilme imkânına dair "ideolojide" ne tür "yenilenme" ihtiyaçları hissedilmektedir? Keza bu yolculukta "karşı tarafla" ilişkiler nasıl kurulacaktır? Onları yok sayan, muhatap kabul etmeyen bir anlayışla mı yoksa konuşarak, müzakere ederek mi davranılacaktır?
Bütün bu sorular ve başkaları hem Türkiye için hem de Ortadoğu denklemi içinde Türk ve Kürt milliyetçilerinin önünde durmaktadır. Seksenli yılların başında önemli, siyasal, sosyal müktesebatı olan bir Türk milliyetçisi Kürtlerin olduğu bir toplantıda, "Sizi en iyi ben anlarım. Çünkü ben de bir milliyetçiyim." manasında sözler söylemişti. Hakikaten milliyetçilikler birbirlerinden hoşlanmazlar fakat aynı zamanda birbirlerini en iyi anlamalarını sağlayacak değerlere sahiptirler. Savaşta bile cephedeki askeri en iyi anlayacak olan cephe gerisindeki ailesinden çok karşı cephedekiler değil midir?

Milliyetçiliğe ilişkin problemler, milliyetçiler olmadan çözülemez. Kürt meselesinin çözümünde de Türk milliyetçilerinin dahli önemlidir. Ancak görülen odur ki; henüz diğer milliyetçiliklerle barışık, onların "reel politiğini" hesaba katan bir anlayışla karşılıklı müzakere ortamı oluşmuş değildir. Kürtler, Türk milliyetçiliğinin "modern zamanlara ait retoriği" ile hesaplaşmaktan kaçınıp işi arkaik milliyetçiliğin gülünç tezleriyle götürmeye çalışıyorlar. "Kardaki kart kurt sesinden türetilmiş Kürtlük" türünden tezleri dişlerine göre addediyorlar. Türk milliyetçileri de modern toplumun kaçınılmaz çok kimlikli halini dikkate alan bir okuma yerine "terör" odaklı bir telaffuzu daha münasip görüyorlar. Ağustos ayında Kürt meselesinde yeni sözler edileceği anlaşılıyor. Yeni sözler mutlaka gerekli. Ancak taraflar bunu dile getirirken, milliyetçiliğin kadim hikâyesini, tarihsel kategori olma halini, modern zamanların ruhunu, mukabil milliyetçilikleri ve onların "reel politik ve reel toplumsal" hallerini hesaba katarlarsa daha işe yarar bir sonuç elde edeceklerdir.

Prof. Dr. M. Naci Bostancı
29.07.2009

Avrupa Başkentleri Pedagoji Kulübü başkanları ekimin son günlerinde "Eğitimde hoşgörü ve diyalog" başlıklı konferans için İstanbul'daydılar.
Başlık okuyuculara çok tanıdık gelecektir, çünkü uzun zamandır bu kelimeler Avrasya coğrafyasının önemli merkezlerinde yankılanıyor ve her ülkeden, oradaki entelektüellerden, siyasîlerden haklı bir destek buluyor. On yaşındaki kulübe katkı ve güç veren Diyalog Avrasya Platformu'nun yaşı ise on birdi. Yaş meselesi şu bakımdan önemli: Dünyanın bir yerlerinde insanlar sadece karşılıklı saygıya ve barışa dayalı bir hayat dilemekle yetinmiyorlar, aynı zamanda sivil inisiyatifler kuruyorlar ve bu yolda çaba gösteriyorlar. Demek ki on yıl kadar önce farklı ülkelerde, değişik mekânlarda bir araya gelen insanlar, benzer kaygı ve umutlarla harekete geçmişler. Diyalog Avrasya Platformu, isminin de ifade ettiği gibi, Avrasya coğrafyasında diyaloğu, hoşgörüyü, saygıyı geliştirmeye çalışıyor, bunun için toplantılar düzenliyor, ilişkileri derinleştirmek istiyor. Avrupa Başkentleri Pedagoji Kulübü ise üye ülkelerin milli eğitim müdürlerini bir araya getirerek evrensel insani standartları eğitim marifetiyle yeni nesillere kazandırmanın peşinde. Amaç ortaklığının toplantı ve uygulama ortaklığına dönüşmesi ise zaten beklenmesi gereken bir gelişme.

MANEVİYAT KRİZİ AŞILMADAN...

Pedagoji Kulübü'ne yirmi beş Avrupa ülkesi üye. Bu durumda tek tek bu Avrupa ülkelerini saymak gereksiz. Kulübün başkanı Boris Jebrovski, Ukraynalı. Kulübün üyeleriyle resmiyetten uzak konuşmasından anlıyoruz ki yıllar arada önemli ve anlamlı insani ilişkiler kurulmasını sağlamış. Zaten kulübü Diyalog Avrasya Platformu'yla hemen kaynaştıran hususlardan birisi de, genel hedeflerin yanı sıra bu yakın ve sıcak insani ilişkiler. İstanbul'daki toplantının üçüncü ortağı ise aynı zamanda ev sahibi sıfatıyla orada olan Milli Eğitim temsilcileri. Ankara, İstanbul milli eğitim müdürlerinin yanı sıra bakanlık merkez teşkilatındaki önemli genel müdürlüklerin en üst temsilcileri, yani genel müdürler de aktif bir şekilde toplantıdaydılar.

Toplantı başlamadan bir gün önce Platform yetkilileri yabancı misafirlerini Eyüp Belediyesi'nin düzenlediği akşam yemeğine götürürler. Yemeğin sürprizi ise mehter takımıdır. Takım, giysileri, müziği ve elbette onların eşliğinde kendilerine aktarılan hikâyeleri ile misafirlerin çok ilgisini çeker. Savaşta askerlerin şevk ve heyecanını artırmak için yapılan müzik, bu defa bağlamı değişmiş bir şekilde dostluğun ve yakınlığın bir unsuruna dönüşmüştür. Kösler, ziller, vakar ve heybet insanlığın ortak mecrasında yerini bulmuştur. Fotoğraflar çekilir, müziğe eşlik edilir, hatta icracı olarak denemeler de yapılır. Mehteran, misafirlerin o kadar ilgisini çekmiş olmalı ki, bir gün sonra Beyoğlu Belediyesi'nin vermiş olduğu akşam yemeğinde Pedagoji Kulübü Başkanı Jebrovski'nin Belediye Başkanı Demircan'a sorusu şu olur: "Mehter takımınız var mı? Eğer yoksa hemen kurmalısınız. Arzum, bu akşam itibarıyla mehter takımınızda yer almaktır." Ortak insani değerleri egemen kılmak için çaba gösteren, bunun heyecanını duyan insanların toplantıları kadar diğer saatleri de aynı iklimde geçiyor. Sözler, jestler, tebessümler "yabancılığın bariyerleri"ni çok kolay bir şekilde aşıyor. Toplantının ikinci gününde Litvanya temsilcisi olan milli eğitim müdiresi hanımefendi şunları söylemişti: "Sunmak üzere bir tebliğ hazırlamıştım fakat burada şu kısa sürede yaşadıklarıma ilişkin birkaç söz söylemek bu tebliğden daha önemli. Ayasofya'yı, çeşitli tarihî mekânları gördüm, Türkleri tanıdım. Siz barış, hoşgörü, diyalog, başka milletlere, kültürlere, medeniyetlere saygı konusunda çok öndesiniz. Herkesin Türkiye'den öğrenecekleri var. Yaşadıklarımdan çok etkilendim, çok duygulandım." Şimdi burada, bu gazete sayfasında bu sözler resmi nezaket bildirimleri gibi görülebilir fakat malum, sözler anlamlarını aynı zamanda söyleyenin ifadesinde bulur. O hanımefendi bunları dile getirirken gözleri dolu dolu olmuştu ve hissiyatı daha öte konuşmasına izin vermemişti. Aklının ve kalbinin, söylediği her sözün içinde olduğu muhakkaktı.

Toplantının açılışında üst düzey bürokratik görevliler, kuruluşların temsilcileri konuşmalar yaptılar. Ortak tema, insanı özgürleştirici bir süreç olarak değer kazanan eğitimde diyaloğun ve hoşgörünün yeriydi. Rusya Bilimler Akademisi üyesi, Şarkiyat Enstitüsü Onursal Başkanı ve Diyalog Avrasya'nın bir dönem başkanlığını yürütmüş olan Profesör Ribakov, dünya tecrübesinden damıttığı bilgelikle ilginç değerlendirmelerde bulundu. Dünyada yaşanan siyasi ve ekonomik krizin ardında maneviyat krizinin bulunduğunu ifade etti ve bu aşılamadığında diğer krizlerin son bulamayacağını söyledi. Maneviyat krizini doğuran, soy insani değerlerin ışıltısını yitirmesiydi. Böyle zamanlarda insanlığın büyük ahlak önderleri marifetiyle kendisine yeni yollar açtığını belirten Ribakov, uzmanı olduğu Hindistan'da Gandhi'nin böyle birisi olduğunu, şimdi ise Fethullah Gülen'in ahlaki temelde yeni bir yaklaşımı dile getirdiğini vurguladı. Ribakov'un benzetmesiyle bu bir "bahçıvanlık" işiydi. Kendisi zikretmese de 'bahçıvan'ın Şark dünyasındaki karşılığı malum. Ayrıca gönderme yapılan Hindistan'ın, büyük yazarı Tagore'un da Bahçıvan diye bir hikâyesi var. Kısaca, hayranlık duyduğu ancak yakınlaşma ihtimalinin olmadığı hanımefendiye, kendisini bahçıvan olarak işe almasını rica eder. Böylelikle onun ayak uçlarına çiçekleri serebilecek, bir gönül hizmeti verebilecektir. Gülümseyerek, "Peki bunun karşılığında benden ne istiyorsun?"a cevabı ise, "Yine bahçıvan olmak." diye cevap verir o kişi. Bahçıvanlık böyle bir iştir, başı da sonu da bahçıvanlıktır, hesap kitap değil.

MEDYANIN SUNDUĞUNDAN ÖTE BİR GAYRET
İki gün süren toplantının sonuç bildirgesinde bir dizi öneri sunulur. Bunlardan bazıları, ders kitaplarından karşılıklı olarak ırkçılığın ve ayrımcılığın çıkartılması, ortaöğretim kurumlarına tolerans dersleri konulması, uluslararası kardeş okullar programının geliştirilmesi, çocuklara ve gençlere yönelik kültürlerarası diyalog ve tolerans kampları düzenlenmesi, BM üyesi ülkelere çocuk haklarını savunan ombudsmanlık kurulması biçimindedir.

Bu önemli toplantı hakkında medya organlarında çok fazla haber çıkmadı. Oysa bugün yaşanan, yarın anlamını yitirecek olmasına rağmen manşete çıkarılan haberlere nispetle bu toplantı hepimizin geleceğiyle çok daha yakından ilgiliydi. Olsun. Bunun anlamı, kitlelerin gözünden ırakta da olsa, bu dünya için sessiz ve derinden önemli çalışmaların sürdürüldüğüdür. Bir yanda insanlığın kaderi, ortak geleceği için uğraşanlar varken, diğer yandakiler için ise en azından, neler yapıldığını öğrenmek için medyanın sunduğundan öte bir gayret gerekmez mi? Ortak hissiyata, düşünceye, iradeye sahip olanların herhalde asgari görevi de haberdarlık olmalı. Kim bilir belki de bu haberdarlıktan geleceğe yönelik olarak bir adım, bir katkı, bir söz, bir jest çıkar...
Naci Bostancı 07.10.2009

Geçen hafta Halkla İlişkiler 2.0 başlıklı bir toplantıya katılmak için İran'ın başkenti Tahran'daydım. 2002'de gittiğim Tahran'ı yedi yıl sonra bir hayli değişmiş gördüm.
Tahran, kalabalık bir şehir. Elbruz dağlarının eteklerinde kurulmuş tarihî bir yerleşim yeri. Bütün başkentler gibi ülkenin tüm hikâyesinin özetlendiği bir ifadeye sahip. Zenginler fakirler, Farisiler diğerleri, yerli üretim, dışarıdan gelen mamuller hemen hepsi Tahran'da kendisine bir yer bulmuş. Şehrin etrafını varoşlar kuşatmış. Merkezden dağa doğru tırmanmaya başladığınızda binaların görünümü değişiyor, daha "seçkin" bir hava kendini ortaya koyuyor. Mihmandarımız, Tahran'ın zenginlerinin buralarda oturduklarını ifade etti. Zaten o söylemese de caddeler, sokaklar, evler, kapılardaki otomobiller her şeyi anlatıyor. Yine o civarda diyebileceğim Derbent bölgesi, şehrin sayfiye mekânı. Bakımlı bir derenin kenarında iki sıra kat be kat lokantalar kurulmuş. Her akşam adeta bir kutsal ritüel gibi kendini tekrar eden yükselen dumanlar, ızgara kokuları, çeşitli yiyeceklerin tüm ihtişamıyla arzı endam ettiği bir şölen hali biz dolaşırken de mevcuttu. Akşam olmaya başladığında şehrin Derbent'e uzanan yolları kalabalıklaşıyor. Özellikle hafta sonları Derbent yollarının debisi yükseliyor.

Caddelerdeki otomobil kalabalığına baktığınızda, toplumsal sınıfların dağılımı hakkında bir intibaya sahip olabiliyorsunuz. Çok gösterişli cipler ve arkasından mavi duman salan sefil otomobiller yan yana değil. Kimi Sovyet sonrası başkentlere ait bu türden görüntüler Tahran'da yok. Otomobiller birbirine benziyor, bu halleriyle de makul bir orta sınıfın varlığını işaretliyorlar. Ürdün ve Veliya Asr caddeleri iki önemli arter. Ağır trafik, Tahran'ın bu konuda İstanbul ile rekabet içinde olduğu hissini doğuruyor insanda. Ürdün Caddesi geceleri de sabaha kadar yoğun olurmuş. Denilene göre, Tahran'ın gençleri sabahlara kadar Ürdün Caddesi'nde bir aşağı bir yukarı dolaşırlarmış. Demek ki birçok yerde gençler, yolun ilham ettiği "bir yerlere gitme hissi"ni hiç olmazsa bir yanılsama olarak yaşamak için bunu yapıyorlar.

Yaygın kanaat, İran'ın katı bir din devleti olduğudur. "Katı din devleti" İran'ı görmemiş hayal gücüne neleri ilham eder, bilemiyorum, fakat Tahran'ın sokaklarında, caddelerinde klişe yargıları tekzip edecek bir hava olduğunu söyleyebilirim. "Katı din devleti" sözü, öncelikle kadının kamusal hayat içindeki yerine ve görüntüsüne dair yargıları akla getiriyor. Oysa kadınlar hemen her yerde. Devlet dairelerinde, işyerlerinde, kısacası erkeklerin olduğu bütün mekânlarda kadınlar mevcut. Hatta Türkiye'ye nispetle daha fazla otomobil kullanan, taksi şoförlüğü yapan kadın olduğunu söyleyebilirim. Genç kızların giysileri spor ayakkabı, kot pantolon, onun üstüne bir etek ve başörtüsünden oluşuyor. Orta ve üstü yaşlardaki kadınlar ise daha muhafazakâr giyinmeyi tercih ediyorlar. Uluslararası kongrelerin yapıldığı yerde düzenlenen toplantıya ilgi büyüktü. Toplantıyı bir sivil toplum örgütü üstlenmiş. Devlet desteklemiş. Bir bakan, çok sayıda üst düzey bürokrat toplantıda yerlerini almıştı. Toplantının hâkim duygusu, "sosyal medya"nın, yeni iletişim teknolojileriyle köklü değişiklikler doğuracağı, yeni imkânlar ve fırsatlar sunacağıydı. Özellikle kamusal hayatın müzakere sınırlarını genişletmesi, daha fazla özgürlük, katılım, inisiyatif sağlaması umut ediliyor ve İran'ın bundan faydalanması gerektiği düşünülüyor. Toplantının çeşitli rakamlarla desteklenen kimi sunumlarında İran'ın sosyal medyaya yeteri kadar ilgi göstermediği, internete girişlerde filtre uygulandığı, bu yönde ilerleme sağlanmadıkça modern dünyanın bir parçası olunamayacağı dile getirildi. Özellikle filtre uygulamalarına yönelik tepki dikkat çekiciydi. İnternetin yaygın kullanımı hususunda çeşitli ülkeler ile İran arasında yapılan karşılaştırmaların birinde Türkiye'nin hayli önde olduğu hususu da vurgulandı.

İran'da bulunduğum üç gün içinde bize mihmandarlık yapan Giva'dan bahsetmeliyim. Giva, otomobiliyle bizi karşılamaya geldiğinde "zihinlerdeki İran'la çok uyuşmayan" bir genç gördüm. Atkuyruğu saçlarını arkadan bağlamış, ince favorilerini uzatmış, kot pantolon, kırmızı tişört giymiş güleç yüzlü birisi. Çeşitli turlara hizmet vermekten edindiği İngilizcesiyle konuştuk. Giva, bir melezmiş. On yıl önce ölmüş olan baba Ermeni, anne ise Asuri. Otomobilin hemen önünde sallanan küçük haç ise onun Hıristiyanlığını vurguluyor. Giva, kimlik özellikleri bakımından İran'ın hâkim nitelikleriyle çok az örtüşmeye sahip. "Sen kimsin?" dediğimde Farisi olduğunu söylüyor. Farisilik, bir üst kimlik. En azından Giva için bu bir sorun değil. Devlet bakımından da durum böyle, fakat toplumsal hayat içinde bu "kabul" biçimi gerilimli alanlara sahip. Konuştuğu bir kız var. Farisi ve Müslüman. Giva, "Evlenmemiz zor" diyor. Ya kızın Hıristiyan olması ya da Giva'nın Müslüman olması lazımmış. Ama her iki halde de büyük problemler söz konusu. Zaten ikisi de din değiştirmeyi düşünmüyor. Dinî sınırları aşmanın büyük zorlukları karşısında, hiç olmazsa etnik kimlik sınırlarının geçilebilirlik şartlarını anlamak için, "Kız Müslüman Ermeni olsa ya da sen Hıristiyan Farisi olsan," diyorum. "Müslüman Ermeni" önerisini önce anlayamıyor. Çünkü böyle bir kategori yok. Ermenilik ve din örtüşen iki kimlik biçimi. Kendisinin ise zaten Farisi olduğunu söylüyor. Peki Ermeni bir kızla evlenebilir mi? Oradaki Ermeni cemaati de anne Asuri olduğu için Giva'yı tam bir Ermeni saymıyormuş. Kendisinin en kabule mazhar sayıldığı çevre Asuriler. Onların sayısı ise çok az. Biraz da kimlik bağı anne üzerinden gidiyor anlaşılan. Giva esprili, sıcak, cana yakın bir genç. Bu kimlik özellikleriyle gerçek hayatın içinde herkesle rahat ve içten bağlar kurabilir. Ancak onun kişisel gerçekliği yerine kimliklerin kolektif imgelerini yerleştirdiğinizde Giva'nın "kendine ait bu nitelikleri" taştan duvarlara çarpabilir. Kimlikler hayat ile "hayali ilişkiler alanını" bazen geçişsiz iki ayrı düzleme dönüştürebiliyor.
Giva ile konuşurken Türkiye'de yaşadığımız şu canlı kimlik tartışmalarını düşündüm. Rol sahipleri farklı olsa da hikâye hep aynı. Kolektif kimlikleri "aidiyet"ten "sığınağa" dönüştürme çabaları, onları herkesin hayatında dramlar yaratan taştan bloklar haline getiriyor. Oysa insanlık, içe kapanmış kimliklerden değil aksine ilişkilerden doğar. Herhalde böylesi bir insanlık için hepimizin daha çok ekmek yemesi lazım.
M.Naci Bostancı   -   25.11.2009
Ağrı Türkiye'nin en doğusundaki illerden birisi. İsmi zikredildiğinde ortalama bir vatandaşın aklına Ağrı Dağı, soğuk, uzaklık, temel ekonomik uğraş olarak ise hayvancılık ve tarım gelir.
Biraz sporla uğraşanlar buna uzun mesafe koşucularını da eklerler. Yüksek yaylaların büyük yürekli, geniş ciğerli insanlarının uluslararası başarılarını hatırlarlar. Eğitim öğretimle ilgilenenler işadamı İbrahim Çeçen'in himayesinde kurulan üniversiteyi bir kenara not ederler. Tarih, kültür konularıyla ilgilenenler Doğubayazıt'taki İshak Paşa sarayını zikrederler. Ortalama bir genel kanaat ise terörün Ağrı'da da boy gösterdiğidir. Bu yüzden "Ağrı'ya gitmekten" söz edildiğinde, kimi insanlar yüzünüze kuşkuyla bakarlar. Yolculuk onların gözünde nereye varılacağı belirsiz bir maceradır. Orta ve Batı Anadolu'da yoldan birini çevirip Ağrı'da belediye başkanlığını hangi parti kazandı, diye sorsanız, belki de hiç düşünmeden DTP diyecektir. Genel algıyı belirleyen ipuçları akıl yürütmenin de tayin edicileri olurlar. Mesele Ağrı'da kimin kazandığından öte o coğrafyaya biraz olsun yakından bakıp nice ayrıntıyı görmeyen toptancı bir "aklın" belirmiş olmasıdır. Bu bakış DTP'yi de aynı toptancılıkla görür, onun içindeki fay hatlarını, katmanları fark edemez. Allah'ın kelamıyla hemhal olmuş müminler bile yeryüzünde nice farklılıklarıyla yaşarlarken dünyevi kodlarla teşekkül etmiş bir siyasetin taraftarlarını torna tezgâhından çıkartamayacağı muhakkaktır.

imparatorluk günlerini hatırlatan yolculuk
"Demokratik Açılım" konusunda bir konferans vermek için Ağrı'ya davet edildiğimde zihnimden Ağrı üzerine neler bildiğim geçiyordu. Daha önce Gazi Üniversitesi'nden bir grup profesör olarak İran'a giderken bir gece vakti Ağrı'dan geçmiştik. Mevsimin bahara döndüğü bir zamanda kışın hatıralarına sarılmış soğuk bir gecenin koynundaydı şehir. Solgun sokak lambaları, ışıkları azalmış evleri, sessiz caddeleri ile içine çekilmiş bu şehri gecenin kristal mavisi yıldızları ruhani halesiyle kucaklıyordu. Yedi kat yabancı olsanız o görüntü içindeki Ağrı şehrini çok eski zamanlardan beri tanıdığınızı hisseder, iki uçtan onu kucaklamak isterdiniz. Bu şehir evet, sevgiyle sarıp sarmalanacak bir şehir.

Ağrı'ya gideceğimi söylediğim bir arkadaş sanki çok uzaktaki başka bir ülkeye gidiyormuşum gibi yüzüme baktı. "Emin misin?" dedi. Anladım ki bir ülkenin bölünmesine ilişkin tehlike önce iyi niyetli kimi insanların bile farkında olmadıkları şekilde zihinlerde başlıyor. Üstelik gerçek bilgiler yerine nice kurmacadan sorgulanmaksızın devşirilmiş bilgilerin çizdiği bir sınır bu. Hatta "efendim insanlık ne çektiyse ön yargılarından çekti, bunları bir yana bırakarak birbirimizi anlamalıyız" klişe cümleleri bile bu insanların dağarcığında mevcut olabilir. Hatta hazırda bekletilen bu tür cümleler ön yargılarımızı daha bir pekiştirirken onları bizim için daha da görünmez kılabilirler. İnsan kafasında böyle bir sınır çizdiğinde oralarda neler olup bittiğini de layıkı veçhile anlayamaz. Eğer "bölücülük" bir siyasi tavır, bir eğilim, bir tasavvur olarak ortaya çıkıyorsa, acaba bunun arkasında "bölücü" olmayanların da işçiliğine soyunduğu bir akıl, çaba, tutum yok mudur?

Karşılamaya gönderilen araç kaza yapınca Erzurum Havaalanı'ndan Ağrı'ya bir yolcu minibüsüyle yolculuk ettim. Mesafe yüz doksan kilometre. Minibüsün içinde Türkçe Kürtçe konuşmalar birbirine karışıyordu. Çok dilli toplumsal yapılar akla hemen geçmişteki imparatorlukları getirir. Biz modern bir ulus devlet kurmuş olmakla birlikte halen imparatorluğa ait birçok özelliği bünyesinde barındıran bir ülkeyiz. Bununla ulus devlet yapısı altında barışmak önemli. Uzunca bir süre yol platoda ilerliyor. Her iki yanda sonsuz düzlükler ve sonsuz kar. Duble yol "vahşi ama munis gözüken ama yine de ne yapacağı belli olmayan tabiat"a meydan okuyan yan yana iki siyah çizgi olarak akıp gidiyor. Yaş olarak altmışların ortalarında gözüken yanımdaki kişi beni bir iki süzdükten sonra gülümseyerek "Ankaralı, bizim partiyi niye kapattınız?" diye selamsız sabahsız soruyor. İçimden "demek ki DTP'nin kapatılmasına millet çok öfkeli, buldukları her kişiye bunu soruyorlar" şeklinde bir genelleme geçiyor. "Kapatılmasa iyi olurdu, ama doğrusu siz de az çaba göstermediniz bunun için" derken adam gülümsüyor, paltosunun yakasını çevirip parti amblemini gösteriyor: AKP'nin parlayan ampulü. Beni şaşırtmış olmaktan dolayı mutlu, gevrek bir kahkaha atıyor. Onun gülümsemesine çevredeki yolcular da eşlik ediyor. Bu galiba "Ankaralıların Ağrı'ya giden bir minibüsün içindeki herkesi DTP'li sanmaları"na karşı bir alaycı protesto. Adın ne olursa olsun Ankaralısın, siyasetin kotarıldığı merkezden geliyorsun, her şeyde payın var.
Konferans sonrası düzenleyicilerden Abbas Bey'le yemeğe gidiyoruz. Servis düzenli, garsonlar iyi giyimli, dikkatli, zarif... Siparişi alan garson, takım elbisesi, jöleli saçları, temiz tıraşı ile New York Manhattan'da da aynı işi yapabilecek nitelikte birisi. Yaşadığı coğrafyayı ima eden sureti bağlamla birlikte değişime uğramış neredeyse uluslararası bir görüntü kazanmış. Hayatları değiştiren medeniyet... Hepimiz için öyle. Bir başka masada bir grup ilkokul öğrencisi başlarındaki öğretmenleriyle birlikte yemek yiyorlar. Giyimleri kuşamları, hal ve hareketleri İstanbul'daki yaşıtlarından farklı değil. Ağrı, her türlü özelliği ile kunt kafalardaki Ağrı klişesini kıracak bir şehir.

helva yapacak usta aranıyor
Abbas Bey Ağrı'nın çok huzurlu bir şehir olduğundan bahsediyor. Bir iki küçük gösteri olmuş ama televizyonlarda hikâye ediliş biçimiyle gerçekte yaşananlar o kadar farklı ki. O konuşurken televizyonların doğuya ilişkin haberciliğinde başka tür bir oryantalizm olduğunu düşünüyorum. Belli ki bize de bir Edward Said lazım. Temel mesele istihdam... İşi olmayan her insan başta kendisi için olmak üzere ailesi, şehri, ülkesi için problem. İşi olmayan bir insanın en temel kimlik özelliği budur. Ağrı'nın sokakları iş vaat etmiyor. Aslında Ağrı'da helva yapmak için her şey var. Tabiat, tarih, akıl, cesaret... Eksik olan organizasyon ve teşebbüs gücü... Ağrı'nın gerçekliği "bölücü" olanların kim olduğu sorusunu orta yere bırakıyor. Bunun öyle kolay bir cevabı yok. Herkesin şöyle bir kendini yoklaması gereken bir soru bu. En büyük birleştiriciler, bütünleştiriciler ise belli ki müteşebbisler olacak.

Ağrı'ya uluslararası ölçekte bir havaalanı yapılıyor. Bir yıl sonra bitecek. Mühim. Olmayan her şehirle birlikte Ağrı'ya da bir beş yıldızlı otel lazım... Bu mekânlar toplumsal kültürel hayatın "balans ayarı" yerleri olabilirler. Fabrikalar, turizm yatırımları... Ağrı da dışarıya çok göç vermiş bir il. Başka diyarlara giderek para pul kazanmış ve artık maddi olanı aşmış insanlarda "topraklarıyla ödeşme" duygusu olur. Böyle bir seslenişin yankısı olacaktır muhakkak. Sonuçta insan bu dünyada niçin yaşar? Çocukluğunun yoksul hatıraları içini kanatanlar geçmiş için bir şey yapamazlar ama bugünün çocuklarına el uzatıp eski bir yarayı kapatabilirler. Ağrı gecenin karanlığında arkamızda kalırken dönüp son kez bakıyorum. Söylenecek söz belli: Dünyadaki bütün Ağrı'nın evlatları! Şehriniz için birleşin.
M. Naci Bostancı   -   30.12.2009

Gündem son derece yoğun... Her gün yeni, alışık olmadığımız olaylar, problemler ortaya çıkıyor. İnternetteki haber sitelerine göz atanlar sürekli "şok gelişme" başlığıyla karşılaşıyorlar. Gazeteler, televizyonlar bundan çok farklı bir üslupla davranmıyorlar.
Dildeki, habercilik yapma arzusunun payını düşsek bile sıra dışı gelişmelerin içinde olduğumuza şüphe yok. Muhakkak olaylar, onları doğuran şartlar, onlara yönelik beyanlar kendi içinde okunması gereken bir anlama sahipler. Tokat Reşadiye'yi, kozmik oda tartışmalarını, suikast değerlendirmelerini vb. kendi bağlamında yorumlamak mümkün... Ancak bir de, bütün bunların üzerinde yer aldığı, hepsine anlam katan Türkiye'nin dönüşümü var. Genel çerçeveyi gözden kaçırarak yapılacak her tür okuma biçimi eksik kalacak, olayları anlamamıza mani olacaktır. O yüzden her günkü haber trafiğine bakarak "Türkiye'ye neler oluyor?" diyen sorgulamaya geniş bir pencereden cevap vermeye çalışalım.

2010 senesindeyiz. Hayatında havaalanı görmemiş insanlar uçağa biniyorlar. Bu sadece bir bilet alıp uçağa binmek değildir, arkasında değişen bir dünya, anlayış, yaşama biçimi vardır. Uçaklar "yarı ilahi insanlar" için olabilir, biz fani kullar onu ancak rüyalarımızda görürüz, diye düşünenler artık mevcut değildir. Uçağa binmek, cüret etmek, her türlü imkânın insanlar için olduğunu kavramak, kendini önemli, değerli ve bir fail olarak görmek anlayışlarını yankılayan bir tutumdur.

değişen türkiye'de değişen siyaset dili

Daha yakın zamanlara kadar bu ülkede karayolu ağı dilimli tek yoldan oluşurdu. En büyük şehirlerin yolları bile önünüze bir kamyon düştüğünde onu sollamanın bela olduğu bir trafik düzenine sahipti. Şimdi gelişli gidişli iki şeritli yollar var. Bazen tamirat olup üç beş kilometre için trafik tek şeride verildiğinde, geçmişte o yollarda saatlerce nasıl gittiğimizi düşünüyoruz. Bu yenilenen yol ağı ülke içindeki ulaşımın ve iletişimin göstergesidir. İnsanlar geçmişte olmadığı kadar hareketlidirler, iç pazar birbiriyle bütünleşmiştir ve nihayet bu ülkenin toplumsal, kültürel, politik iklimi birbirine nüfuz etmektedir. 19. yüzyılın ortalarında Avrupa başkentlerinde büyük bulvarlar açıldığında nasıl insanlar birbirlerini görerek, birbirleriyle temas kurarak dünyaya ilişkin yeni bir gerçeklik tahayyülü geliştirmişlerse, işte bu ulaşım ve iletişim ile benzeri bir durum, çok daha geniş ölçekte Türkiye'de yaşanmaktadır. Unutmayalım, her toplumsal temas hem sorun hem çözüm çekirdeğini içinde taşır. Türkiye'deki gelişmeler bundan vareste değildir.

1980 yılına kadar siyaset bu ülkenin meydanlarında yapılırdı. Liderler seçim zamanları meydan meydan dolaşırlar, bir konuşmanın içine sığdırabildikleri ölçüde nerede durduklarını, ne yapmaya çalıştıklarını anlatırlardı. Siyasetin asıl ağırlığı yerel ara kademelerin, kamuoyu önderlerinin üzerindeydi. Onlar sınırlı bir dil, keskin bir belagat, ağırlıklı olarak polemikçi bir dille hedef kitlelerine seslenirlerdi. Bu siyasi dilin en önemli özelliği ise hayali dünya tasavvurları üzerinden yürümesiydi. İçinde soluklandığımız küremize ilişkin bilgilerimiz bugünle kıyaslandığında çok daha dar olmasına rağmen niçin dünyaya dönük bir dil kullanılırdı? Çünkü Türkiye'nin kendi gerçekliği üzerine konuşmanın zor olduğu bir ortam vardı. Hem bilgisizlik, hem kamusal müzakere alanına dair sınırlılıklar bu konulara girilmesine engeldi. Bastığın yer üzerine susuyorsan ufuk hakkında konuşursun. Seksen ve öncesinde yapılan buydu. Şimdi ise hem daha gerçekçi bir dünya üzerine konuşuyoruz hem de ağırlıklı olarak Türkiye'nin kendi problemlerini zengin bir bilgi ve birikimle yorumluyoruz. Siyasete ilişkin tartışmalar ve konuşmalar için ise çok farklı mecralar var. Medyadan tutun sosyal medyaya, çeşitli sivil toplum kuruluşlarına kadar birçok zeminde müzakereler sürdürülüyor. Her gün bu ülkenin farklı şehirlerinde birçok salonu dinleyiciler dolduruyor ve oralarda bazen en aykırı sözler edilebiliyor. Acaba Türkiye'ye bu manada bir agora benzetmesi yapsak haddimizi aşmış olur muyuz?

1950 yılında bu ülkede iktidar değiştiğinde ortaya çıkan yeni durumu karakterize eden en önemli sembolik ifade, artık kasketlilerin adam yerine sayıldığı, devlet dairelerine, "hükümet dedikleri çatık kaşlı zat"ın huzuruna serbestçe girebildikleriydi. Sadece altmış yıl öncesinden bahsediyoruz. 1930'larda ise kasketliler yönetici kudretin steril mekânlar olarak düşündükleri yerlere alınmıyorlardı. Hatıralarda, tıpkı şimdi dilenci toplaması gibi, o dönemde de kıyafetleriyle şehirlerin "meydan"ına uymayanların zabıtaların kırık dökük arabalarıyla toplanıp "sınır"ların dışına çıkarıldıklarından bahsedilir. Seksenlerde Özal'la birlikte devlet görevlilerine "senin maaşını vergilerimle ben ödüyorum" diyebilen, demese bile bunu düşünen bir halk ortaya çıktı. Artık kasketliler de çobanlar da memleketin asıl efendisinin kendileri olduğu fikrini temrin etmeye başlamışlardı. Okuma yazma bilmeyenlerin bile iç hukuk yolları tükendiğinde hak aramak için uluslararası yargıya başvurmayı bildiği bir toplum üzerine konuşuyoruz. Demek ki Türkiye'deki insanlar, demokrasi için o son derece gerekli olan "reşit birey" durumuna hayli yakınlar.

YÜKSEK SİYASET DEMOKRASİSİ!
Bu ülkede daha yakın zamanlara kadar "memleket yönetimi" yüksek siyasetin işi olarak görülür, halka da takdir edildiği ölçüde bilgi verilirdi. Hatta demokrasimiz bile bir tür yüksek siyaset demokrasisiydi. Güncel tartışmaların diliyle söyleyecek olursak geçmişte bütünüyle siyaset kozmik bir alandı, devlet demek her aşamada gizlilik demekti, şimdi kozmik alan anladığımız kadarıyla bir odaya kadar inmiş, oraya da hukuk girmiş durumda. Devletin sırları olmaz denilmiyor, elbette olur. Ama bu sırrın, içerdiği amaca matuf olup olmamasını nasıl denetleyeceksin? Yoksa üstü örtülü her alanda potansiyel olarak farklı işler yapmak mümkün. Denetimi ancak "başka bir akıl" marifetiyle yaparsın. Denetimsiz güç olmaz. Cumhurbaşkanının bile denetimden muaf olmadığı bir devlet düzeninde özerk, hesap vermesi düşünülemeyecek iktidar alanları olamaz. Bir ülkede hem insanlar tarihi, toplumsal, siyasi gelişmelerle reşit bireyler olacaklar, böylelikle kendi hayatlarının ve geleceklerinin faili haline gelecekler, hem de iktidar ilişkileri gizli kapaklı sürecek. Bu mümkün değil. Haberlerdeki "kozmik oda"ya giren, hukukla birlikte Türkiye'nin değişen sosyal ve siyasi yapısıdır.

Kısacası Türkiye şehirleşiyor, modernleşiyor, zenginleşiyor, insanın daha fazla değer kazandığı bir geleceğe yürüyor. Aslında demokratik açılım dediğimiz, toplumsal akışın önündeki kimi suni engellerin kaldırılmasıdır. İktidarlar yeni bir toplumsal durum doğurma kapasitesine sahip değildirler, yapabilecekleri en iyisinden toplumun seyrini kavramak ve akıllı bir irade olarak ona uymaktır. 2007 yılında, yüzde 99 bile bir araya gelse buradan iktidar çıkamaz, diyen insanlar vardı. Bu bir hezeyan değildi elbette. Tam da bu sözün bize söylediği şudur: Etnik kimliğiniz, toplumsal yeriniz ne olursa olsun egemen iradenin karşısında aynı sıfır olma halinde eşitsiniz. Türkiye'deki siyasi vaziyetin en temel çelişkisi böylelikle veciz bir şekilde ortaya konmuştu. Demokratik açılımın kastı ise, hayatın her alanında failliğe yükselen bir halkı siyasette hacir altına almak isteyenlerin girişimini tasfiye etmek, bu en temel çelişkiyi ortadan kaldırmaktır.

Bugün yaşadığımız her dert, her sıkıntı daha demokratik ve özgür bir toplum olma yolunda karşılaşılan problemlerdir. Tarihî seyrin kaçınılmaz uğraklarıdır. Irmaklar bile bir yöne akarken bazen dirsek oluştururlar, ters akıntılar ortaya çıkar, ama suların asıl kütlesinin istikameti değişmez. Türkiye'nin de istikameti bellidir. "Her şeyi güzel kılacak olan" romantik bir temenni değil, bu ülkenin gerçekliğidir.
Naci Bostancı   -   06.01.2010

Sayfa 3 / 5